RÖPORTAJ: RAZİYE ERDEN YILDIRIM
Fatih Alkar üçüncü kitabı “Tartalım Ablalar Abiler”de, Mersin’in sokaklarını, mahallenin sesini, yokluğun içindeki zenginliği ve kaybolan samimiyeti anlatıyor
Gazetecilikten televizyon programcılığına, mali müşavirlikten edebiyata uzanan çok yönlü bir yolculuk… 1964 yılında Mersin’de doğan Fatih Alkar, 1993 yılında adım attığı gazetecilik mesleğinde yıllar boyunca çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Aynı zamanda 1991 yılında kurduğu muhasebe ve mali müşavirlik ofisiyle mesleki hayatını sürdürdü.
Mersin Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası’nda 1996-2000 yılları arasında yönetim kurulu üyeliği yapan Alkar, bu süreçte protokol ve basın danışmanlığı görevlerini de üstlendi. Televizyon programcılığına 1994 yılında başlayan Alkar, siyasi parti liderlerinden kentin kanaat önderlerine kadar birçok ismi ağırladığı programlara imza attı; radyo ve televizyonlarda kent sorunlarını ve ülke gündemini ele alan yayınlar hazırlayıp sundu.
Edebiyatla bağını 2010 yılında yayımlanan ilk deneme kitabı “Tuhaf Hayat” ile kuran Alkar, 2016’da “Hayat Bazen” adlı ikinci kitabını okurlarla buluşturdu. İçel Sanat Kulübü’nde 2011-2013 ve 2023-2025 yılları arasında başkanlık görevini üstlendi.Halen mali müşavirlik mesleğini sürdüren ve Mersin SMMMO’da basın danışmanlığı görevine devam eden Alkar, köşe yazıları ve televizyon programlarıyla kente dair sözünü söylemeyi sürdürüyor. Gazetemizi ziyaret edenYazar Fatih Alkar ile üçüncü kitabı “Tartalım Ablalar Abiler” üzerinden; Mersin’i, çocukluğu, bir kuşağın hafızasını ve yazma tutkusunu konuştuk.
Üçüncü kitabınız ‘Tartalım Ablalar Abiler’i anlatır mısınız?
‘Tartalım Ablalar Abiler’ kurgusal bir otobiyografi kitabı.
Mersin’i anlatırken en çok hangi duyguyla yazdınız: Özlem, sitem, şükran?
Mersin doğduğumuz yer elbette tarihi, kültürü ve insanı ile 1970’li yıllarda samimiyeti paylaşım istenci güven unsuru çok önemliydi, artık her şeyin mekanikleştiği şimdilerde geçmişe özlem duyguları ile yazılan bir kitap: Tartalım Abiler Ablalar.
Kitapta anlatılan çocukluk sadece Fatih Alkar’ın mı, yoksa bir kuşağın ortak hikâyesi mi?
Ben bizim kuşağın ortak hikâyesini, duygularını; çocukluğumuzdaki yaşanmışlıkları, hasretimizi yazdım.
Bugünün çocukları bu kitabı okuduğunda neyi fark edecek?
Bugünün çocukları Mersin’e özgü belirli saatte çıkan mis gibi kokan simitlerini mümkün değil bilemeyecek. 100 gram deri tulumdan alıp, sıcak ekmekle birlikte bembeyaz önlükle satışını yapan esnafın varlığını, yine sabahın erken saatlerinde beyazlar giymiş seyyar satıcının doğal salebini tadamayacak, göremeyecek.
Çocukluğunuza dönmek sizin için iyileştirici mi, yoksa zorlayıcı bir yolculuk mu?
Çocukluğumuz zor şartlarda geçti ama her şeyin kıymeti, samimiyeti, güveni vardı; o günleri ve babamın yanında çırak olmayı, sefertasında annemin yaptığı yemeği ona aş olarak götürmeyi özledim.
Okurdan gelen geri dönüşlerde sizi en çok etkileyen cümle ne oldu?
Geri dönüşler çok özel; ‘beni mahalleme, çocukluğuma götürdü’ diyen çok oldu.
Hangi sıklıkta yazıyorsunuz, yeni projeniz var mı?
Dördüncü kitabım nasip olursa öykü olacak, zaman belirtmek mümkün değil ama yazmak benim hayat felsefem, yaşama sevincim.
Kitabınızı kimlere ithaf ettiniz?
Hayat yolculuğumun en kıymetli eşlikçileri; annem Müfide’ye, babam Suphi’ye, amcam Hikmet’e, kardeşim Ferhat’a, sevgili çocuklarım Hande ile Berke’ye ve torunum Milan’a sevgi, minnetle…
BAZI KİTAPLAR VARDIR ANLATMAZ, HATIRLATIR
Sucuk ekmek
1988-1989 yılları… Bir Cumartesi akşamıydı. Gecenin ilerleyen saatlerinde, Mersin’in Bahçe Mahallesi’ndeki 3’üncü çıkmazda anneannemin evine çok yakın bir yerdeydik. Mahalle arkadaşım Bilal ve eşi Tülay’ın kiracı olarak oturduğu, avlulu, tek katlı, küçük pencereli, dış sıvaları dökülmüş ama içi sıcak bir ev… Avlunun orta yerinde, yere gelişi güzel dizilmiş tahta sandalyelerde ve taburelerde oturuyorduk. Sıcak bir yaz gecesi, soba dumanı gibi göğe yükselen sohbet eşliğinde ekmek arası sucuklar hazırlıyorduk. Her şey gayet doğaldı; ekmeklerin içine sıralanmış sucuklar, küçük kâğıt külahlarda çekirdekler… Herkesin elinde bir iş, ağzında bir gülümseme… Aramızda, o tatlı koşturmacayı yöneten kişi ise her zamanki gibi Mehmet ağabey.
Mehmet ağabey, mahallenin delikanlısı, bıçkın ama aklı ticarette, pratik zekâsı ile herkesin takdirini kazanmış, her ortamda bir çözüm üretenlerden kişi. Sandalyeden kalktı, gecenin o saatinde enerjisi hâlâ yerinde. Her kese göz gezdirerek:
“Tamam kardeşler! Yarınki MİY maçına hazırız!”
Herkesin morali yerinde. Çünkü sezon boyunca Mersin’in gözbebeği Tevfik Sırrı Gür Stadı’nın içecek ve yiyecek satış ihalesini Mehmet ağabey almış. Ve bizi bu organizasyona ortak etmişti.
“Arkadaşlar, sezon boyunca stat bizim! Orada yiyecek- içecek satacağız. Haydi kardeşler, geç oldu. Yarın erkenden stadyumdayız!”
Dağılmadan önce, karşı avluda oturan Hilale teyzelere uğrayıp, çocuklara “eskimo” diye tabir ettiğimiz o buz gibi tatlıdan alalım dedik. Ahmet ağabey bildim bileli eskimo satardı. Hepimizin çocukluğunun vazgeçilmezi. Seslendik:
“Bize birer tane eskimo alabilir miyiz Ahmet ağabey?” sabah oldu. Güneş bile tam yükselmeden biz ayaktaydık. Erken kalkmanın verdiği bir mahmurlukla ama büyük bir hevesle hazırlandık. Kardeşim Ferhat ve Bilal ağabey sol tribüne yerleşti. Ben ise Mehmet ağabeyle birlikte sağ tribündeydim. Tablanın üzerinde özenle dizilmiş ekmek arası sucuklar, plastik şişelerde içecekler ve kıvrıla kıvrıla duman tüten ocak…
Organizasyon planlıydı. Herkes ne yapacağını biliyordu. Mehmet ağabey çevik bir hamleyle geldi, bana dönerek:
“Kardeş, kasa sende! Akşam tüm tablalardaki hasılatları da toplayıp bana verirsin.”
Eh, serde muhasebecilik var ya… Bize güvenmesi boşuna değil. Bu işler ciddiyet ister. Maç daha başlamadan tribünler dolmaya başladı. Kentin insanı, takımına gönül vermiş herkes, ailesiyle ya da arkadaşlarıyla stadyuma akıyordu. Bizim gözümüz ise maçta değil, maçla birlikte açılacak olan iştahlı kalabalıktaydı.
En çok da devre arası önemliydi. Takım önde gidiyorsa, seyircinin keyfi yerindeyse, sucuk-ekmek satışları da artardı. Gerçekten de öyle oldu. Maç oynarken bir taraftar yanıma yaklaştı:
“Birader, bir sucuk-ekmek hazırlasana bana”
“Hemen ağabeyim!”
Mersin İdman Yurdu, o gün evinde Samsunspor’u ağırlıyordu. Sahada iyi oynuyorduk, devre arası geldiğinde işler harikaydı. İnsanlar tablalara üşüşmüş, içlerinden gelen coşkuyla ekmek arası sucuk sipariş ediyorlardı. Tabladan tüten sıcaklık, tribünlerdeki heyecana karışıyordu.
Gün sonunda maç kazanıldı, moral yüksek, keyif yerindeydi. Samsunspor’u yenmenin sevinci stadın dört bir yanına yayılmıştı. Akşam olduğunda, herkesin yevmiyesi hesaplandı. Mehmet ağabey:
“Allah beretket versin.” dedi ve hak edişleri tek tek dağıttı. Sıra bize geldi. Kardeşimin yüzüne baktım. Daha küçük yaşlardan itibaren o da ben de kimseye muhtaç olmadan alnımızın teriyle çalışıyor, emeğimizin karşılığını alıyor ve cebimize az da olsa katkı sağlayan bir para giriyordu. O anın huzurunu, gururunu tarif edebilmek zor… Bir kardeş, bir ağabey, bir evlat olarak; o sucuk ekmeğin dumanında hem bir geçim hem de hayatın öğrettikleri vardı. Daha ne olsun…
|