Mersinli öğretmen, şair ve yazar Süleyman Sezen, yeni kitabı “Geceye Sığmaz Olur” ile okuru aşk, toplum ve umut ekseninde derin bir iç yolculuğa davet ediyor. Yaşamın içinden süzülen dizeleriyle hem bireysel duygulara hem toplumsal gerçekliğe dokunan Sezen, şiiri bir arayış ve yüzleşme alanı olarak tanımlıyor.
ABDULLAH ÖZTÜRKMEN
Mersin’de yaşayan öğretmen, şair ve yazar Süleyman Sezen; hayatın içinden süzülen duyguları, yaşanmışlıkları ve insanın derinliklerinde saklı kalan sesi şiirle buluşturan isimlerden biri. Yıllarca eğitim camiasına emek veren Sezen, şimdi kalemiyle hem bireysel hem toplumsal hafızaya dokunuyor. Yeni yayımlanan “Geceye Sığmaz Olur” adlı kitabıyla okurlarını üç bölümden oluşan güçlü bir iç yolculuğa davet eden Sezen ile edebiyat, hayat, öğretmenlik ve insan üzerine uzun bir söyleşi gerçekleştirdik.
“HAYATLA ERKEN TANIŞTIM, ERKEN YORULDUM”
Sizi tanıyabilir miyiz?
Ben Süleyman Sezen… Hayatla erken tanışmış, erken yorulmuş biriyim. Bu cümle aslında benim için bir özet gibi. Çünkü çocukluk dediğimiz şey herkes için aynı yaşanmıyor. Kimi için oyun, kimi için mücadele. Benim payıma daha çok mücadele düştü. Yıllarca öğretmenlik yaptım. Ama hiçbir zaman kendimi sadece bir öğretmen olarak görmedim. Çünkü öğretmenlik sadece ders anlatmak değil; bir çocuğun hayatına dokunmak, onun dünyasını anlamaya çalışmak demek. Sınıfta anlattığınız ders belki unutulur ama kurduğunuz bağ unutulmaz. Ben de öğrencilerimle hep o bağı kurmaya çalıştım. Onların gözünde sadece bir öğretmen değil, bir yol arkadaşı olabilmek istedim. Belki de bu yüzden insanı anlamaya yönelik çabam hiç bitmedi. Şiir ise bu yolculuğun başka bir yüzü oldu. Benim için şiir bir tercih değil… bir ihtiyaçtı. İçimde biriken ne varsa, en çok şiirle kendine yol buldu. Çünkü bazı duygular vardır, kelimelere sığmaz; ama yine de anlatılmak ister. İşte o noktada şiir devreye girer.
“ŞİİR ZATEN HAYATIN İÇİNDEYDİ”
Şiirle yolunuz nasıl kesişti?
Aslında şiirle karşılaşmadım. Şiir zaten hayatın içindeydi. Çocukluk, yokluk, mücadele, sevda… Bunların hepsi zamanla birikti. İnsan yaşadıkça doluyor. O doluluk bir yerden sonra ya suskunluğa dönüşüyor ya da kelimelere… Ben yazmayı seçtim. Çünkü susmak bana göre değildi. İçimde birikenleri bir şekilde dışarı çıkarmam gerekiyordu. Ama düz bir anlatım yetmiyordu. Çünkü bazı duygular konuşarak eksik kalıyor. Şiir ise o eksikliği tamamlıyor. Şiir benim için bir ifade biçimi değil sadece; aynı zamanda bir arınma. Yazdıkça hafiflediğimi, kendime yaklaştığımı hissediyorum. Belki de insanın kendine en dürüst olduğu an, yazdığı andır.
Yeni kitabınız “Geceye Sığmaz Olur”dan söz eder misiniz?
Bu kitap benim için sadece bir şiir kitabı değil; aynı zamanda bir iç yolculuğun kaydı. Üç bölümden oluşuyor ve her bölüm aslında insanın farklı bir hâlini anlatıyor. İlk bölümde daha çok iç ses, aşk ve özlem var. İnsan burada kendisiyle baş başa. En saf, en kırılgan hâliyle… Aşk da var ama sadece romantik anlamda değil; hayata, insana, varoluşa duyulan bir aşk. İkinci bölümde bir kırılma yaşanıyor. Artık insan sadece kendine bakmıyor. Gözünü dış dünyaya çeviriyor. Sorguluyor, uyanıyor, yaşananlara karşı duyarsız kalamıyor. Toplumsal gerçeklik bu bölümde daha belirgin. Üçüncü bölüm ise bir duruşu temsil ediyor. Direniş, umut ve özgürlük… Karanlıktan geçen bir insanın, ışığı arama hâli. Aslında bu kitap, şunu söylüyor: Karanlıktan geçmeden aydınlığa çıkamıyoruz.
Ve belki de en çok o karanlıkta kendimizi tanıyoruz.
“ŞİİR SADECE BİREYSEL DEĞİL, TOPLUMSALDIR DA”
Şiirlerinizde toplumsal bir damar var. Bu sizin için ne ifade ediyor?
Bu benim için çok önemli. Çünkü ben sadece kendim için yazan bir şair değilim. Bu ülkede yaşananlar, insanların acıları, sevinçleri, hayalleri… Bunlar benden ayrı değil. Ben bu toplumun bir parçasıyım. Dolayısıyla yazdıklarım da bu gerçeklikten bağımsız olamaz. Aşkı yazarken bile dünyanın ağırlığını hissediyorum. Çünkü insan sadece bireysel bir varlık değil. Yaşadığı coğrafyanın, dönemin, şartların etkisi altında. Şiir biraz da tanıklık etmektir. Sessiz kalanların sesi olmak, görünmeyeni görünür kılmak… Belki de şiirin en güçlü tarafı burada ortaya çıkıyor.
“ŞİİR, OKURUN İÇİNDE KALMALI”
Okura ne bırakmak istiyorsunuz?
Ben okura bir duygu bırakmak istiyorum. Ama bu geçici bir duygu olmamalı.
Okunduktan sonra unutulan değil, insanın içinde kalan bir şey… Belki bir cümle, belki bir dize ama mutlaka bir iz bırakmalı. Belki bir sorgulama başlatmalı. Belki bir yüzleşmeye vesile olmalı. Ama en çok da şunu hissettirmeli: “Ben yalnız değilim.” Eğer bir insan, yazdığım bir dizede kendini buluyorsa, o şiir amacına ulaşmıştır. Çünkü edebiyatın en büyük gücü, insanı insana anlatabilmesidir.
GENÇLERE ÇAĞRI: “ÖNCE HİSSEDİN”
Genç şair ve yazarlara neler söylemek istersiniz?
En önemli şey şu: Acele etmesinler. Bugün her şey çok hızlı. Herkes bir an önce bir şey olmak istiyor. Ama edebiyat sabır ister. Yazmak, bir süreçtir. Hissetmeden yazmasınlar. Çünkü hissedilmeyen bir şey, okura geçmez. Samimiyet çok önemli. Çok okusunlar ama en çok kendilerini dinlesinler. Çünkü iyi şiir, başkasına benzemekten değil; kendin olmaktan doğar. Herkesin söyleyecek bir sözü var. Ama o sözün değerli olması için gerçekten yaşanmış, hissedilmiş olması gerekir.
“ARAYIŞ HİÇ BİTMİYOR”
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Şiir benim için hâlâ bir arayış… Ve sanırım hep öyle kalacak. Çünkü insan tamamlandığında değil, ararken daha çok kendisi oluyor. Ben de o arayışın içindeyim. Belki hiçbir zaman tam olarak bulamayacağım ama zaten mesele bulmak değil… aramak. Mersin’de yaşayan Süleyman Sezen, şiiriyle yalnızca bireysel duygulara değil, toplumsal gerçekliğe de ayna tutuyor. Öğretmenlikten gelen birikimi, hayatın içinden süzülen deneyimleri ve güçlü gözlem yeteneğiyle kaleme aldığı “Geceye Sığmaz Olur”, okuru derin bir iç yolculuğa davet ediyor. Sezen’in dizelerinde kimi zaman bir aşkın kırılganlığına, kimi zaman bir toplumun sessiz çığlığına, kimi zaman da umudun direncine tanık oluyorsunuz. Ve belki de bu yüzden, onun sözleri okunduktan sonra bitmiyor… “Geceye sığmayan ne varsa… biraz da bizim içimizdedir.”
|