RÖPORTAJ: RAZİYE ERDEN YILDIRIM
Bazı insanlar sadece ders anlatmaz, hayat değiştirir. 23 yıllık meslek hayatına binlerce öğrenci, sayısız beste ve dört kitap sığdıran Müzik Öğretmeni Olgu Taşkın Çankaya, okulun loş koridorlarını nasıl bir sanat sokağına dönüştürdüğünü, müziğin çocuk ruhundaki izlerini ve yazarlık serüvenini anlattı ve mesleğine olan tutkusunu şu sözlerle özetledi.
Bazı insanlar vardır… Anlatırken değil, yaşarken etkiler. Ve siz daha ilk bakışta anlarsınız, bu hikâye sıradan değil. Olgu Taşkın Çankaya ile karşı karşıya gelince tam olarak bunu hissediyorsunuz. İçinde taşıdığı o enerji, o tutku… Sanki yıllardır tanıyormuşsunuz gibi.
Küçücük bir çocukken keşfedilmiş yeteneği… Sonra bırakmamış peşini. Müzik onun için bir ders değil, bir yaşam biçimi olmuş. Dinlemekle yetinmemiş, söylemiş… Yetmemiş, çalmış… Yetmemiş, gitmiş müzik öğretmeni olmuş.
23 yıl! Dile kolay… Ama onun hikâyesinde yıllar değil, izler konuşuyor.
Ve en güzeli ne biliyor musunuz? Kalıplara sığmamış. Bildiğimiz öğretmenlerden değil. Okulun bodrum katını almış, sanatla yoğurmuş. Orayı bir müzik yuvasına çevirmiş. Öğrencileriyle birlikte üretmiş, dönüştürmüş. Sadece nota öğretmemiş, ruh katmış, hayal kurdurmuş.
Müzik sınıfında oturuyoruz. Olgu öğretmen anlatıyor, notlarımı alıyorum… Ama öyle böyle değil. Öğrencilerini anlatırken gözleri parlıyor, sesi yumuşuyor. Belli ki bu bir iş değil onun için. Bu, kalpten gelen bir bağlılık. Ve siz bunu hissediyorsunuz.
Bir de yazarlık tarafı var ki… Dört kitap; şiirler, öyküler, duygular… Hepsi içinden taşmış gibi. Sanki müzik notaları bu kez kelimelere dönüşmüş. On parmağında on marifet derler ya… Az bile.
Onu dinlerken bir noktada şunu fark ediyorum, bazı insanlar gerçekten iz bırakmak için geliyor bu hayata.
Ve bazı öğretmenler… Sadece ders anlatmıyor, hayat değiştiriyor.
Olgu Taşkın Çankaya ile müziği, yazarlığı ve hayatını konuştuk.
Öncelikle sizi tanıyalım. Müzik yolculuğunuz nasıl başladı?
Müzik aşkım 5 yaşında başladı. Evimizde küçük bir oyuncak piyano vardı. Annem ritim çalıştırırdı. Ailem teknik bir geçmişe sahip olsa da müziğe yatkın bir kökümüz var. Dedelerimiz enstrüman çalarmış. Lise yıllarında gitarla tanıştım. Sonrasında Gazi Üniversitesi Müzik Öğretmenliği bölümünü kazandım ve onur derecesiyle mezun oldum. 2004 yılında, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde göreve başladım. O günü hiç unutmam. Müzik öğretmenliğinde, 23. yılımı çalışıyorum. Başöğretmen olarak artık epey yol kat ettik. Her yılım dolu dolu geçti. Konserler, dinletiler, projeler, etkinliklerle... Her yılın öğrencisinin enerjisi farklı ve çok kıymetliydi. Öğrencilerin gözlerindeki o ışıltı benim en büyük motivasyon kaynağım. Yorgun başlasam bile, o heyecanı gördüğüm an bütün yorgunluklar kaybolur. Büyük törenler düzenliyorum; milli törenler başta olmak üzere birçok etkinlikte aktif rol alıyorum. Evet, fiziksel olarak yoruluyorum ama zihnen büyük bir mutluluk yaşıyorum. Öğrencilerime disiplinli çalışmayı, sahne adabını, sorumluluk bilincini aşılamaya çalışıyorum. Sahne dediğimiz yer sadece dört duvar değildir; bir bahçe de sahne olabilir. Önemli olan oradaki duruş ve bilinçtir.
Müzik dersi çoğu zaman “boş ders” gibi görülür. Ama siz bunu tamamen farklı bir noktaya taşımışsınız…
23 yıldır hiçbir zaman müzik dersini “boş ders” olarak görmedim, göstermedim. Bu benim hem kendime hem mesleğime hem de müziğe olan saygım. Öğrenciler de bunu hissediyor ve dersi sahipleniyor.
Açıkçası sizin anlattıklarınızdan, okulda adeta bir müzik bölümü varmış gibi hissettim.
Çok sevindim buna. Zaten hedefim de bu. 10 yıldır aynı okuldayım ve burada bir müzik sınıfı oluşturdum. Öğrencilerimle birlikte emek emek kurduk. Ben öğrenci merkezli bir öğretmenim; onların fikirlerini önemserim, birlikte üretiriz. Göreve başladığımda “sanat sokağı” projesiyle işe koyuldum. Karanlık, loş koridorları rengârenk, aydınlık bir sanat alanına dönüştürdük. Resimler, tasarımlar, ortak çalışmalarla okulun havası değişti.
“YETENEĞİ OLAN ÖĞRENCİLERİ MUTLAKA DESTEKLERİM”
Öğrencilerin yeteneklerini nasıl keşfediyorsunuz?
Yeteneği olan öğrencileri mutlaka desteklerim. Gitar, bağlama, koro çalışmaları yaparız. Solistler yetiştiririm. Her törende öğrenciler sahne alır. Aslında sadece müzik öğretmiyoruz, özgüven, kendini ifade edebilme, sosyal beceriler kazandırıyoruz. Temelden gelen öğrenciler büyük avantaj sağlıyor. Ortaokulda ya da ilkokulda altyapı almış öğrenciler hem kendilerini tanıyor hem de diğer öğrencilere örnek oluyor.
Öğrencilerle iletişiminiz oldukça güçlü görünüyor.
Çünkü onları birey olarak görüyorum. “Lütfen”, “teşekkür ederim” gibi ifadeleri sık kullanırım. Saygıyı önce ben gösteririm. Bu yaklaşım karşılığını mutlaka veriyor. Öğrencilerimle ders dışında da iletişimimiz sürer. Bana şarkılar gönderir, fikir sorarlar. Bu bağ çok kıymetli.
Öğretmenliğin artık sadece ders anlatmakla sınırlı olmadığını söyleyebilir miyiz?
Kesinlikle. Öğretmenlik artık çok daha kapsamlı. Rol model olmak, rehberlik etmek, öğrencinin hayatına dokunmak gerekiyor. Ben yaptıklarımı görev olarak değil, içimden gelerek yapıyorum.
Öğrencileriniz arasında müzik alanında ilerleyenler oldu mu?
Evet, çok sayıda öğrencim müzik öğretmeni oldu. Güzel sanatlar liseleri ve konservatuvarlara yerleşenler var. Hatta şu an sahne alan, sanat camiasında yer edinmiş öğrencilerim de bulunuyor. Bu benim için büyük bir gurur.
“KALİTELİ MÜZİĞİ AYIRT EDEBİLMELERİ ÇOK ÖNEMLİ”
Günümüzde müzik içerikleri çok çeşitlendi. Bu konuda öğrencileri nasıl yönlendiriyorsunuz?
En önemli konulardan biri bu. Öğrencilere sadece müzik öğretmiyorum, neyi dinleyip neyi dinlememeleri gerektiğini de anlatıyorum. Kaliteli müziği ayırt edebilmeleri çok önemli. Çünkü müzik, çocukların ruhunu ve düşünce dünyasını doğrudan etkiliyor. Eğer bir öğrencinin hayatına dokunabiliyorsak, ona bir yol gösterebiliyorsak ne mutlu bize. Öğretmenlik sadece bilgi aktarmak değil, iz bırakmaktır. Kaliteli müzik, çocukların sadece kulaklarında değil, ruhlarında da güzel izler bırakır. Aslında bu konu çok katmanlı bir mesele. Çünkü çocuk gelişimi dediğimizde yalnızca akademik başarıdan bahsetmiyoruz, duygusal gelişim, dil gelişimi ve kendini ifade etme becerisi de bunun önemli parçalarıdır. İlkokuldan ortaokula, oradan liseye geçişte her dönemin kendine özgü bir duygu dünyası vardır. Bu süreçte çocukların dinlediği müzikler, kullandıkları kelimeler doğrudan onların dil gelişimini etkiler. Biz okullarda “dilimizi doğru kullanalım” diye projeler yürütüyoruz ama bu sadece dersle sınırlı kalmamalı. Günlük hayatta da doğru örnekler sunmalıyız. Şarkılar üzerinden düşündüğümüzde, çocuklar dinledikleri sözleri farkında olmadan hafızalarına alıyorlar. O kelimeler zamanla onların konuşmasına, yazmasına, hatta düşünme biçimine yansıyor. Kendini ifade etme becerisi gelişiyor ya da tam tersi zayıflayabiliyor. Bu da yazıya yansıyor, sınav başarısına kadar etkiliyor. Yani müzikle başlayan bir süreç, aslında çocuğun genel gelişimine kadar uzanıyor.
Müzik aslında bir eğitim aracı diyebilir miyiz?
Kesinlikle öyle. Kitap okumakla, kaliteli müzik dinlemek birbirini tamamlayan iki önemli unsur. İkisi birlikte olduğunda çocukta çok güçlü bir gelişim sağlanıyor. Ben bunu hep bir tohuma benzetiyorum. Biz bir tohum ekiyoruz. O tohum çocuğun zihninde, ruhunda filizleniyor, büyüyor. Lise döneminde şekilleniyor ve daha sonra topluma bir birey olarak katılıyor. Yıllar sonra karşımıza çıkan bireyler aslında o dönemde attığımız tohumların sonucu oluyor. Hatta çok güzel bir örnek yaşadım. Oğlumu kreşe yazdırmaya gittiğimde, karşıma benim yetiştirdiğim bir öğrencim çıktı. Üniversiteyi bitirmiş, öğretmen olmuş. Bana dedi ki: “Öğretmenim, oğlunuzla daha yakından ilgilenirim.” O an yaşadığım duygu tarif edilemez. Kendi öğrencinizin, sizin çocuğunuza öğretmenlik yapacak olması… İşte bu yüzden doğru dil, doğru yaklaşım ve doğru yönlendirme çok önemli.
Günümüzde müzikler çok hızlı tüketiliyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Şunu özellikle vurgulamak isterim: Ben hiçbir müziği “kötü” diye yaftalamam. Ancak müziğin bir kalıcılığı vardır, bir de günü kurtaran tarafı. Bazı eserler vardır ki yıllarca dinlenir, unutulmaz. Bazıları ise çok kısa sürede tüketilir. Bugün baktığımızda, geçmişte üretilen eserlerin hâlâ dinlendiğini görüyoruz. Çünkü o eserlerde emek, duygu ve teknik bir derinlik var. Bir şarkının sözlerini, melodisini, hatta ara müziğini bile hatırlayabiliyoruz. Bu tesadüf değil. Günümüzde ise teknolojiyle birlikte üretim çok hızlandı. Hatta yapay zekâ ile bile kısa sürede şarkılar üretilebiliyor. Bu bir avantaj ama aynı zamanda bir risk. Çünkü hız, bazen derinliğin önüne geçebiliyor. Aynı melodiler, benzer yapılar… Evet, üretiliyor ama kalıcılığı tartışmalı oluyor.
Eski eserlerin kalıcı olmasının sırrı sizce nedir?
En önemli unsurlardan biri emek. Yıllarını müziğe adamış sanatçılar var. Enstrüman çalan müzisyenlerin parmakları nasır tutar, fiziksel olarak yıpranırlar ama hiçbir zaman vazgeçmezler. Çünkü o enstrüman artık onların bir parçası olur. Aynı şekilde söz yazarları ve besteciler için de bu geçerli. Eskiden “prozodi” dediğimiz, yani söz ile müziğin uyumu çok önemliydi. Her kelime, her nota bir anlam taşırdı. Duygu, iniş çıkışlarla birlikte verilir, dinleyiciye geçerdi. Bugün ise bazen konuşur gibi yazılmış, üzerinde çok düşünülmemiş sözler görüyoruz. Duygular daha kaba, daha yüzeysel bir dille ifade edilebiliyor. Bu da gençlerin dil kullanımını olumsuz etkileyebiliyor.
Bu noktada siz derslerinizde nasıl bir yol izliyorsunuz?
Her zaman seçici oldum ve hâlâ öyleyim. Derslerimde rastgele müzikler dinletmem. Özellikle Türk Halk Müziği ve Türk Sanat Müziği’ne büyük önem veririm. Çünkü bu eserlerde hem kültürümüz hem de çok zarif bir dil vardır. Aşk, ayrılık, sitem… Hepsi çok naif bir şekilde ifade edilir. Kırmadan, incitmeden anlatılır. Bu da çocukların diline ve ruhuna olumlu yansır. Ayrıca her yaş grubuna uygun eserler seçerim. İlkokul öğrencisine farklı, lise öğrencisine farklı içerikler sunarım. Ses eğitimi, nefes çalışmaları, koro çalışmalarıyla onları adım adım geliştiririm.
Türkülerle yaptığınız çalışmalar da oldukça dikkat çekici…
Türküler benim için çok özel. Çünkü her türkünün bir hikâyesi vardır. Ben de bu hikâyeleri öğrencilerle birlikte tiyatrolaştırıyorum. Öğrenciler türkünün hikâyesini araştırıyor, senaryoya dönüştürüyor, karakterleri belirliyor ve sahneliyor. Kostümlerini hazırlıyorlar, dekor oluşturuyorlar. Yani işin içine hem müzik, hem edebiyat, hem tiyatro giriyor. Bu süreçte çocuklar sadece türkü öğrenmiyor; araştırma yapmayı, ekip çalışmasını, sahne disiplini kazanmayı öğreniyor. Prova yapmayı, doğaçlama yapmayı, sorumluluk almayı deneyimliyorlar. Geçtiğimiz yıl bu çalışmalarla Türkiye genelinde yapılan bir yarışmada Türkiye 4’üncüsü, Mersin 1’incisi olduk. Bu da öğrenciler için büyük bir motivasyon oldu.
Gerçekten çok yönlü bir eğitim modeli…
Evet, çünkü müzik tek başına bir ders değil. Hayatın içinde olan bir alan. İçinde edebiyat var, tarih var, duygu var. Ben de bunu bir yaşam tarzı olarak görüyorum.
Son olarak hem öğrencilere hem ailelere vermek istediğiniz bir mesaj var mı?
En önemli mesajım şu: Çocuklarımıza ne verirsek, gelecekte onu görürüz. Bu yüzden hem aileler hem öğretmenler olarak çok dikkatli olmalıyız. Çocuklar kaliteli kitaplar okumalı, nitelikli müzikler dinlemeli, seçici olmayı öğrenmeli. Çünkü zaman çok hızlı geçiyor. Kendilerine ne kadar yatırım yaparlarsa, gelecekte o kadar güçlü bireyler olurlar. Ailelere de şunu söylemek isterim: Çocuklar sadece sizin değil, toplumun da bir parçası. Bugün verdiğiniz emek, yarın toplumda karşımıza çıkacak bireyleri oluşturacak. Bu bir kültür mirasıdır. Bizden önceki nesiller nasıl bize bir miras bıraktıysa, biz de sonraki nesillere aynı sorumlulukla yaklaşmalıyız. Umarım hep birlikte daha bilinçli, daha donanımlı nesiller yetiştirebiliriz.
Yazarlık süreciniz nasıl başladı?
Yazmaya ortaokul yıllarında başladım. O dönemlerde hatıra defterleri vardı, biz de arkadaşlarımıza imzalatırdık. Ben de o defterlere yazdıkça yazmaya olan ilgimi fark ettim. Önce şiirle başladım. Lise yıllarında buna deneme yazıları eklendi. Çok kitap okumam, özellikle psikoloji, felsefe ve edebiyat alanlarında yoğunlaşmam dilimi geliştirdi. Bu da yazma sürecimi besledi.
Yazdıklarınızın kitaplaşma süreci nasıl gelişti?
Çocukluk ve gençlik döneminde yazdıklarım daha çok birer hatıra olarak kaldı. Kitaplaşma süreci ise daha sonra, öğretmenlik ve üniversite hayatımın ardından biriken deneyimlerle gerçekleşti. Her yazı kitap olacak nitelikte olmuyor. Zamanla seçerek, olgunlaştırarak bir araya getirdim ve ilk kitabımı bu şekilde çıkardım. İlk kitabım 2015 yılında yayımlanan Mavi Gece Kırmızı Aşk. Şiir ve denemelerden oluşuyor. Benim için çok özel, “ilk göz nurum” dediğim bir eser. Yazım süreci oldukça yoğun ve emek doluydu. 2023 yılında yayımlanan “B’aşka Bir Gün” adlı şiir kitabım var. Bunun dışında 2024 yılında çıkan “An’sızı’n Aşk” ve “Kal Benimle” iki öykü kitabım bulunuyor. Bu öyküler, hayata dair yaşanmış, yaşanamamış ya da yaşanmak istenmiş duyguları ve hikâyeleri içeriyor.
Şiirlerinizin müzikle bir bağı var mı?
Evet, şiirlerimin bir kısmı besteye dönüştü. Hatta bazen şiir yazarken melodisi de birlikte geliyor. Yaklaşık 180’e yakın bestem var. Pop müzikten Türk sanat müziğine ve Türk halk müziğine uygun sözler yazıyorum. Bazı kitaplarımda bu bestelenmiş şiirlere de yer verdim.
Son olarak, yazarlık sürecini nasıl tanımlarsınız?
Yazarlık benim için adeta bir doğum süreci gibi. Zor, sancılı ama bir o kadar da kıymetli. Gecenin bir vakti aklıma gelen bir cümle ya da melodi beni uyandırabilir. O an hemen not almam gerekir, yoksa kaybolur. Kitap ortaya çıktığında ise o eseri eline almak tarif edilemez bir mutluluk. Sonrasında da okurlarla buluşma heyecanı başlıyor.
|