“Geri dönüşüm, çevre krizinin kahramanı değildir




Tarih: 10 Temmuz 2026 Cuma 17:47

MERVE KANKAN

Prof. Dr. Erkan Aktaş, “Bugün çevre politikalarının merkezine geri dönüşüm yerleştiriliyor. Elbette geri dönüşüm gereklidir; buna karşı değilim. Ancak geri dönüşüm, çevre krizinin kahramanı da değildir. O, oluşmuş atığın zararını azaltmaya çalışan bir araçtır. Asıl hedef, atığın hiç oluşmaması olmalıdır.” dedi.

 

 

MEÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü İktisat Teorisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erkan Aktaş, dünya gündemini sarsacak “ezber bozan” bir röportajla karşımızda. Plastik kirliliğinden mikroplastik tehdidine, planlı eskitmeden uluslararası atık ticaretine kadar çevre krizinin görünmeyen yüzünü masaya yatıran Aktaş; geri dönüşümün aşırı tüketimi rahatlatan bir illüzyon olduğunu savunuyor. Mersin ve Adana Büyükşehir belediyelerine "Bu suça ortak olmayın" çağrısı yapan Aktaş, Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı COP31 öncesi ezberleri bozuyor: En çevreci plastik, geri dönüştürülen değil; hiç üretilmeyen plastiktir!

 

“ATIK, ÇÖP KUTUSUNDA DEĞİL; FABRİKADA BAŞLIYOR”

 

Bugün herkes plastikleri ve geri dönüşümü konuşuyor. Sizce çevre krizinin gerçek nedeni plastik mi, yoksa çok daha büyük bir sistem sorunu mu var?

Plastik yalnızca buzdağının görünen yüzü. Asıl sorun plastik değil; aşırı üretim, aşırı tüketim ve bunun sonucunda ortaya çıkan atık ekonomisidir. Bugün dünya her yıl yaklaşık 2,6 milyar ton belediye katı atığı üretiyor. Dünya Bankası'nın projeksiyonlarına göre bu miktarın 2050 yılına kadar yaklaşık 4 milyar tona ulaşması bekleniyor. Böyle bir tablo karşısında kendimize şu soruyu sormalıyız: Bu kadar atığı hangi geri dönüşüm sistemi yönetebilir? Cevap çok açık; hiçbiri tek başına yönetemez. Çünkü atık çöp kutusunda başlamıyor; fabrikada başlıyor. Bir ürün daha tasarlanırken ne kadar dayanıklı olacağına ne kadar sürede yenisiyle değiştirileceğine ne kadar ambalaj kullanılacağına karar veriliyor. Yani çevre krizinin kaynağı büyük ölçüde üretim ve tüketim modelidir. Bugün çevre politikalarının merkezine geri dönüşüm yerleştiriliyor. Elbette geri dönüşüm gereklidir; buna karşı değilim. Ancak geri dönüşüm, çevre krizinin kahramanı da değildir. O, oluşmuş atığın zararını azaltmaya çalışan bir araçtır. Asıl hedef, atığın hiç oluşmaması olmalıdır.

 

“GERÇEK BAŞARI KAÇ ŞİŞE ÜRETMEDİĞİMİZDİR”

 

Türkiye'de uygulanmaya başlayan Depozitosu Olan Ambalaj (DOA) sistemi ve geri dönüşüm uygulamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Depozitosu Olan Ambalaj (DOA) sistemini yanlış anlamamak gerekiyor. Ben bu sisteme karşı değilim. Tam tersine, doğaya bırakılan ambalajların geri toplanması açısından önemli ve gerekli bir uygulama olduğunu düşünüyorum. Ancak bu sistemi çevre krizinin temel çözümü gibi sunmayı da doğru bulmuyorum. Çünkü mesele, yere atılmış bir plastik şişeyi geri toplamak değil; o plastik şişenin neden üretildiğini sorgulamaktır. Bugün çevre politikalarında en büyük yanlışlardan biri, atığın oluşmasını değil, oluşan atığın nasıl yönetileceğini tartışmamızdır. Oysa çevre politikalarının önceliği, atığın kaynağında azaltılması olmalıdır. Depozito sistemi bu süreci destekleyen araçlardan biridir; ancak tek başına yeterli değildir.  Ben çevre iktisadı açısından konuya şöyle bakıyorum: Bir plastik şişe geri dönüşüme gitmeden önce zaten petrol veya doğal gaz kullanılarak üretilmiş, enerji harcanmış, su tüketilmiş, taşınmış, soğutulmuş ve sonunda tüketilmiştir. Geri dönüşüm bu çevresel maliyetleri ortadan kaldırmaz; sadece bir kısmını azaltabilir. Üstelik plastikler sonsuz kez aynı kaliteyle geri dönüştürülemez. Zamanla kalite kaybı yaşanır ve birçok plastik yeniden aynı ürüne dönüşemez. Bu nedenle geri dönüşüm, kapalı ve kusursuz bir döngü değildir. Beni asıl düşündüren ise şu: Toplum olarak geri dönüşümü konuşurken, üretimi ve tüketimi yeterince sorgulamıyoruz. Oysa her yıl milyarlarca yeni plastik ambalaj üretilmeye devam ediyor. Bir taraftan üretimi artırırken diğer taraftan yalnızca geri dönüşümle sorunu çözeceğimizi düşünmek gerçekçi değildir. Benim önerim çok daha kapsamlı bir yaklaşımdır. Öncelikle gereksiz ambalaj kullanımını azaltmalıyız. Yeniden doldurulabilir sistemleri yaygınlaştırmalıyız. Tek kullanımlık plastikleri aşamalı olarak hayatımızdan çıkarmalıyız. Ürünleri daha dayanıklı üretmeli, planlı eskitmeyi sorgulamalı ve üreticilere daha fazla sorumluluk yüklemeliyiz. Depozito sistemi bu dönüşümün yalnızca bir parçasıdır; tamamı değildir. Bugün başarımızı kaç milyon şişe topladığımızla değil, kaç milyon şişeyi hiç üretmediğimizle ölçmeliyiz. Çünkü gerçek başarı, atığı toplamak değil; atığın hiç oluşmamasını sağlamaktır.

 

"NASIL OLSA GERİ DÖNÜŞÜYOR" ALGISI: AHLAKİ RUHSATLANDIRMA TUZAĞI

 

Siz zaman zaman "Geri dönüşüm tek başına bir çözüme dönüşmez, hatta bir illüzyon yaratabilir" diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Geri dönüşümün gerekli olmadığını söylemiyorum. Söylediğim şey şu: Geri dönüşüm, çevre krizinin merkezine yerleştirildiğinde ve tek çözüm gibi sunulduğunda yanıltıcı olabilir. Bugün birçok insan plastik şişesini geri dönüşüm kutusuna attığında çevreye karşı görevini yerine getirdiğini düşünüyor. Oysa asıl soru şudur: O plastik şişe neden üretildi? Gerçekten gerekli miydi? Yeniden kullanılabilir bir alternatifi var mıydı? Davranışsal ekonomi literatüründe buna "ahlaki ruhsatlandırma" (moral licensing) deniliyor. İnsanlar çevreci bir davranış yaptıklarını düşündüklerinde, farkında olmadan daha fazla tüketme eğilimine girebiliyorlar. Yani "nasıl olsa geri dönüştürüyorum" diyerek daha fazla plastik ürün satın alabiliyorlar. İşte bu nedenle geri dönüşüm, doğru yönetilmediğinde aşırı tüketimi sorgulayan değil; onu rahatlatan bir mekanizmaya dönüşebilir. Benim itirazım tam da buradadır. Çünkü çevre politikalarının odağı, tüketilen ürünün geri dönüşümü değil; o ürünün gereksiz yere üretilmesini önlemek olmalıdır. Bugün dünyada çevre sorununu çoğu zaman tüketicinin davranışına indiriyoruz. Vatandaşa "şişeni geri getir", "karbon ayak izini hesapla", "çöpünü ayır" diyoruz. Bunların hepsi önemlidir. Ancak aynı kararlılıkla üreticiye de "Neden bu kadar çok plastik üretiyorsun?", "Neden ürünlerini kısa ömürlü tasarlıyorsun?", "Neden yeniden kullanılabilir sistemlere geçmiyorsun?" diye sormuyoruz. İşte burada planlı eskitme ve aşırı tüketim ekonomisi devreye giriyor. Sürekli yeni ürünler, yeni ambalajlar ve yeni tüketim alışkanlıkları oluşturuluyor. Sonra da ortaya çıkan atıkları geri dönüşümle çözmeye çalışıyoruz. Oysa bu, musluk sonuna kadar açıkken yerde biriken suyu silmeye benziyor. Önce musluğu kısmamız gerekir. Bu nedenle geri dönüşüm, çevre politikalarının önemli bir parçasıdır; ancak tek başına çevre krizini çözecek bir kahraman değildir. Gerçek başarı, daha fazla geri dönüşüm yapmak değil; daha az atık üretmektir. Ben çevre politikalarının odağının artık "geri dönüştür" anlayışından "gereksiz tüketme, yeniden kullan ve en son geri dönüştür" anlayışına kayması gerektiğine inanıyorum. Çünkü en sürdürülebilir ürün, geri dönüştürülen ürün değil; hiç üretilmeyen veya defalarca kullanılabilen üründür.

 

“TÜRKİYE, AVRUPA'NIN ATIK DEPOSU DEĞİLDİR!”

 

Avrupa'dan gelen atıklar ve plastik atık ithalatı uzun yıllardır tartışılıyor. Sizce bu konu yalnızca bir ticaret meselesi mi, yoksa çok daha büyük bir çevresel adalet sorunu mu?

Bence bu konu artık sadece dış ticaret ya da geri dönüşüm meselesi değildir; doğrudan çevresel adalet meselesidir. Bugün gelişmiş ülkeler dünyanın en fazla tüketen toplumlarıdır. Tüketimin doğal sonucu ise daha fazla atık üretmektir. Ancak dikkat ederseniz, bu ülkeler giderek daha sık kendi çevrelerini koruyacak politikalar geliştirirken, ortaya çıkan atıkların önemli bir bölümünü başka ülkelere göndermektedir. 2018 yılında Çin'in plastik atık ithalatına büyük ölçüde kapılarını kapatması küresel atık ticaretinde bir kırılma yarattı. Atık akışının yönü değişti ve Türkiye bu süreçte önemli destinasyonlardan biri hâline geldi. Bu tabloyu yalnızca ekonomik açıdan değerlendirmek eksik olur. Çünkü mesele şu sorudur: Çevresel maliyeti kim ödüyor? Bugün tüketimin önemli bir bölümü Avrupa'da gerçekleşiyor. Üretimin önemli kısmı Çin, Hindistan ve benzeri ülkelere kaydırılıyor. Ortaya çıkan atıkların bir bölümü ise Türkiye gibi ülkelere geliyor. Yani üretimin çevresel yükü başka ülkelerde, tüketimin atıkları başka ülkelerde birikiyor. Bu sürdürülebilir bir model değildir. Kısa vadeli ekonomik kazançlar uğruna toprağımızı, havamızı, suyumuzu ve denizimizi riske atamayız. Türkiye Avrupa'nın atık deposu olmamalıdır. Çukurova küresel atık ekonomisinin yükünü taşımamalıdır.

 

MERSIN SAHİLLERİNDE NELER OLUYOR? KRİTİK SORULAR VE ŞEFFAFLIK ÇAĞRISI

 

Uzun süredir Mersin kıyılarındaki plastik ve mikroplastik kirliliğine dikkat çekiyorsunuz. Sizce Mersin'de neler oluyor?

Son bir yıldır en fazla üzerinde durduğum konulardan biri bu. Çünkü Mersin kıyılarında gördüğümüz tabloyu sıradan bir sahil kirliliği olarak değerlendirmiyorum. Benim kanaatim, Mersin'de yaşananlar yalnızca vatandaşın sahile bıraktığı birkaç plastik şişeden ibaret değildir. Karşımızda çok daha büyük, çok daha karmaşık ve mutlaka bilimsel olarak araştırılması gereken bir süreç var. Mersin, Doğu Akdeniz'in en önemli limanlarından biri. Aynı zamanda sanayisi, tarımı, lojistik altyapısı ve geri dönüşüm faaliyetleriyle öne çıkan bir bölge. Çevreyi etkileyebilecek çok sayıda faaliyet aynı coğrafyada yürütülüyor. Bu nedenle kirliliği tek bir nedene bağlamak doğru olmaz; ancak bütün olası kaynakları bilimsel yöntemlerle araştırmak zorundayız. Ben uzun süredir şu soruların cevaplanmasını istiyorum: İthal edilen atıkların tamamı gerçekten geri dönüştürülüyor mu? Ne kadarı yakılıyor? Ne kadarı düzenli depolanıyor? Ne kadarı ekonomik değeri olmadığı için farklı şekillerde bertaraf ediliyor? Arıtma tesisleri mikroplastikleri hangi düzeyde tutabiliyor? Nehirler ve yağmur suyu kanalları denize ne taşıyor? Mersin kıyılarında tespit edilen mikroplastiklerin kaynakları nelerdir? Bu soruların cevabı bilimsel araştırmalarla ortaya konulmalıdır. Mikroplastikler yalnızca denizde yüzen parçacıklar değildir. Balıklara, kabuklu canlılara, tarımsal sulama sistemlerine ve sonunda insan yaşamına kadar uzanan bir zincirin parçasıdır. Bu nedenle mesele yalnızca çevre değil; halk sağlığı, tarım, balıkçılık, turizm ve kent ekonomisidir. Yerel yönetimlerin, üniversitelerin ve meslek odalarının ortak hareket etmesi gerekir. Düzenli mikroplastik izleme programları oluşturulmalı, deniz suyu, kıyı kumu, nehirler ve arıtma tesisi çıkışları sürekli analiz edilmelidir. Elde edilen bütün veriler de kamuoyuyla açık ve şeffaf biçimde paylaşılmalıdır.

 

"BU SUÇA ORTAK OLMAYIN! SESSİZLİK DE BİR TARAFTIR"

 

Adana ve Mersin Büyükşehir belediyelerine "Bu suça ortak olmayın" çağrısı yaptınız. Bu çağrınızın temel nedeni nedir? Belediyelerden tam olarak ne bekliyorsunuz?

Öncelikle şunu ifade etmek isterim: Bu çağrıyı bir siyasi eleştiri olarak değil, bir çevre çağrısı olarak yaptım. Çünkü bu mesele artık herhangi bir kurumun tek başına çözebileceği bir sorun olmaktan çıkmıştır. Atık ithalatı, mikroplastikler, deniz kirliliği ve uluslararası atık hareketleri; merkezi idareyi, yerel yönetimleri, üniversitelerin, meslek odalarını ve sivil toplumu birlikte ilgilendiren çok boyutlu bir konudur. Ancak bu durum, yerel yönetimlerin sessiz kalmasını da haklı çıkarmaz. Belediye başkanlarını yalnızca yol yapmak, park açmak veya rutin belediye hizmetlerini yürütmek için seçmiyoruz. Aynı zamanda kentin ortak çıkarlarını savunmaları, kamuoyu oluşturmaları, bilimsel çalışmalara öncülük etmeleri ve gerektiğinde merkezi idare nezdinde girişimlerde bulunmaları için seçiyoruz. Bugün Çukurova'nın toprağı, Mersin'in denizi ve halkın sağlığı konuşuluyorsa; belediyelerin bu tartışmanın en güçlü aktörlerinden biri olması gerekir. Ben belediyelerden öncelikle şeffaflık bekliyorum. Deniz suyu kalitesi düzenli olarak ölçülüyor mu? Mikroplastik izleme çalışmaları yapılıyor mu? Yağmur suyu kanalları ve arıtma çıkışları takip ediliyor mu? Sanayi kaynaklı deşarjlar yeterince denetleniyor mu? Bu çalışmalar varsa kamuoyuyla paylaşılmalı; eksikler varsa da açıkça ifade edilmelidir. İkinci beklentim, bilimsel iş birliğidir. Üniversiteler, meslek odaları ve bağımsız araştırmacılarla birlikte sürekli çalışan bir "Akdeniz Mikroplastik İzleme Programı" oluşturulmalıdır. Çevre politikaları yalnızca kriz çıktığında değil, düzenli veri üreterek yürütülmelidir. Üçüncü beklentim ise kamuoyu liderliğidir. Çevre konusunda toplumun dikkatini çekecek kampanyalar düzenlenmeli, merkezi idareyle güçlü bir diyalog kurulmalı ve Mersin ile Çukurova'nın çevresel geleceği ortak bir mesele olarak sahiplenilmelidir. Sessizlik hiçbir zaman tarafsızlık değildir. Çevre gibi hepimizi ilgilendiren bir konuda sessiz kalmak, sorunun büyümesine istemeden de olsa katkı sağlayabilir.

 

Gerçek çevrecilik yalnızca atığı toplamak değildir. Gerçek çevrecilik, o atığın hiç oluşmamasını sağlamaktır. Türkiye, Avrupa'nın atık deposu değildir. Çukurova, küresel atık ekonomisinin yükünü taşıyacak bir bölge değildir. Mersin'in denizi, toprağı ve havası; kısa vadeli ekonomik çıkarlar uğruna feda edilemez. Artık geri dönüşümü konuşmanın ötesine geçmeliyiz. Artık Atık Çağı'nı konuşmalıyız. Çünkü gelecekte çocuklarımız bizi yalnızca ne kadar büyüdüğümüzle değil, onlara nasıl bir dünya bıraktığımızla hatırlayacak. En çevreci atık, hiç oluşmayan atıktır. En çevreci plastik ise hiç üretilmeyen plastiktir.

 



Yorum Ekle comment Yorumlar (0)

 
 
  SOSYAL MEDYA
 
 
  GAZETEMİZ
 
 
  BASIN İLAN
 
 
  HAVA DURUMU
 
 
  FACEBOOK
 

 
 
 


 

Siteden yararlanırken yayın politikamızı okumanızı tavsiye ederiz. mersinhakimiyet.com © Copyright 2019-2026 Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz, kopyalanamaz, kullanılamaz. mersinhakimiyet.com basın ve yayın meslek ilkelerine uyar.

URA MEDYA