Mehmet Ali Elçin ile öğretmenlikten yazarlığa, edebiyatın hayatla ilişkisine ve öykünün görünmeyen dünyasına uzanan bir söyleşi.
ABDULLAH ÖZTÜRKMEN
Mersin’de 1955 yılında doğan Mehmet Ali Elçin, uzun yıllar yurdun çeşitli yerlerinde sınıf öğretmenliği yaptı. Maraş olaylarını protesto ettiği gerekçesiyle öğretmenlik mesleğinden uzaklaştırılan Elçin, daha sonra açtığı kırtasiye dükkânında kitaplarla daha yoğun bir ilişki kurdu. Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatından dünya klasiklerine, Fransız ve Rus edebiyatından Sovyet yazarlarına kadar geniş bir okuma serüveni yaşadı. Bir süre sonra okur kimliğinin yanına yazar kimliğini de ekleyen Elçin; öyküleriyle çeşitli yarışmalarda ödüller aldı, seçki kitaplarında yer aldı. Yazıları İçel Sanat Kulübü, Maki, Yolcu, Öykü Teknesi, Yoğunluk, Kül Öykü, Arkadaş, Yaşam Sanat ve Mersin Sanat Edebiyat Dergisi gibi çeşitli dergilerde yayımlandı. 2010 yılında yayımlanan “Şehirli Kurnazı” adlı kitabıyla edebiyat dünyasında yerini alan Elçin; öykülerinde gündelik hayatın içinden insanları, onların konuşmalarını, çelişkilerini, sevinçlerini ve hüzünlerini sade ama güçlü bir dille anlattı. Onun için öykü, yalnızca bir olay anlatma sanatı değil; insanı, hayatı ve gerçeği yeniden görme biçimi.
Mehmet Ali Elçin ile yazarlığa uzanan yolculuğunu, okuma alışkanlıklarını, ödüllerini, öykü anlayışını ve gençlere yönelik önerilerini konuştuk.
Öğretmenlikten yazarlığa uzanan bir hayatınız var. Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?
1955 yılında Mersin’de doğdum. Yurdun çeşitli yerlerinde sınıf öğretmenliği yaptım. Evliyim, üç çocuk babasıyım. Yazılarım çeşitli edebiyat ve sanat dergilerinde yayımlandı. İçel Sanat Kulübü, Maki, Yolcu, Öykü Teknesi, Yoğunluk, Kül Öykü, Arkadaş, Yaşam Sanat ve Mersin Sanat Edebiyat Dergisi bunlardan bazıları. Şu anda adını hatırlayamadığım başka dergilerde de yazılarım yayımlandı. Yazarlık serüvenimin kesin olarak hangi tarihte başladığını söylemem zor. Çünkü insanın yazarlığı bir gün, bir saat, bir tarihte başlamıyor. Bir birikimin sonucunda ortaya çıkıyor.
Peki sizin yazarlığa yönelmenizde nasıl bir süreç etkili oldu?
Ben öğretmenlik yaptığım dönemde de kitap okuyordum. Fakat Maraş olaylarını protesto ettiğimiz dönemde öğretmenlikten atıldım. Daha sonra bir kırtasiye dükkânı açtım. İşte asıl yoğun okuma dönemim o zaman başladı. Kendimi kitapların arasında buldum. Dükkânın içinde kitaplarla iç içe yaşarken okumaya daha fazla zaman ayırmaya başladım. Cumhuriyet dönemi yazarlarının eserlerini daha önce de okuyordum ama o dönemde çok daha yoğun bir okuma gerçekleştirdim. Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının önemli yazarlarını büyük ölçüde okudum. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın romanlarını da baştan sona okumaya çalıştım. Hatırladığım kadarıyla yirmi küsur romanını okudum. Bugün zaman zaman düşünüyorum; acaba Hüseyin Rahmi Gürpınar'ı kimler okuyor? Böyle yazarların yeniden okunması gerektiğini düşünüyorum. Bunun yanında Fransız yazarlarını, Rus yazarlarını, Sovyet yazarlarını, dünya klasiklerini okudum. Bazı kitapları iki, hatta daha fazla kez okuduğum oldu.
“Yazar gözüyle okumak” derken neyi kastediyorsunuz?
Bazı kitapları bu kez yalnızca okur olarak değil, yazar olarak okumaya başladım.
Kişiler nasıl betimlenmiş? Doğa nasıl anlatılmış? İnsanlar nasıl konuşturulmuş? Yazar olaylara hangi açıdan bakıyor? Kurguyu nasıl oluşturuyor? Gerilim nasıl kuruluyor? Bir cümle neden orada? Bunlara dikkat ederek yeniden okumaya başladım. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sını, Victor Hugo'yu, Balzac'ı, Kafka'yı yeniden okudum. Bu kitapları yalnızca “Ne anlatıyor?” diye değil, “Nasıl anlatıyor?” diye okumaya başladım. Bence yazarlık yolculuğumun asıl başlangıcı da budur.
İlk öykünüzün yayımlanması nasıl gerçekleşti?
Bir öyküm vardı. Tuncer Uçarol okumuş. Beni aradı. Ankara'dan aradığını söyledi. “Beyefendi, sizin bu öykünüzü satın alabilir miyiz?” dedi. Ben önce inanmadım. “Benimle dalga geçmeyin.” dedim. Arkadaşlarımın benimle şaka yaptığını düşündüm. Ama gerçekten öyküyü satın almak istiyorlarmış. Böylece ilk kez yazdığım bir öyküden para kazandım. Aldığım miktarı hiç unutmuyorum: 100 TL. Yılını tam olarak hatırlayamıyorum; 2009 ya da 2010 olabilir. Benim için önemli bir dönüm noktasıydı. Çünkü o güne kadar yazdıklarımın birileri tarafından okunabileceğini düşünüyordum ama yazının ekonomik bir karşılığının olabileceğini de ilk kez görmüş oldum.
Ödüller de yazarlık yolculuğunuzda önemli bir yer tutuyor. Bunlardan söz eder misiniz?
Elbette. Mersin'den yazarların da yer aldığı “Hüzün Dolu İşçi Öyküleri” adlı seçkide öyküm yayımlandı. 205 eser arasından seçilen 18 öykü içerisinde yer aldık. Mersin'den üç yazarın öyküsü seçildi. Bunlardan biri Abidin Yağmur'un öyküsüydü. Diğer arkadaşımızın adını şu anda hatırlayamadığım için yanlış söylemek istemiyorum. Daha sonra Anadolu Halk Kültürü Derneği'nin “Yaşar Kemal Özgür İnsan Ödülü” yarışmasında seçilen öyküler arasında “Cebimdeki Ayıp” adlı öyküm yer aldı. Batman Eğitim Sen Şubesi'nin Şerzan Kurt anısına düzenlediği, Kürtçe ve Türkçe dallarında gerçekleştirilen 11. Öykü Yarışması'nda Türkçe dalında Türkiye birinciliği aldım. Öykümün adı “Pirinçler, Hüzünler ve Ben” idi. Eskişehir Sanat Derneği ile Dorlion Yayınları tarafından düzenlenen yarışmada 178 eser arasından seçilen 16 öykü arasında “Torpil” adlı öykümle yer aldım. Eceabat Belediyesi tarafından düzenlenen ve 1530 eserin katıldığı Ece Ayhan Öykü Yarışmasında seçki kitabına alınan 20 eser arasında “Fırat Bazen Affeder” adlı öyküm de vardı. Marina Yayınları'nın düzenlediği ve 300'ün üzerinde eserin katıldığı öykü yarışmasında da “Çiftliğin Senin Olsun” adlı öyküm seçki kitabında yayımlanmaya değer görülen 20 eser arasında yer aldı. Bunların yanında Diyarbakır ve Eskişehir'den aldığım başka ödüller de var. Şiir alanında da Kurgu Yayınları'nın düzenlediği 18. Şükrü Saraçoğlu Şiir Yarışması'nda üçüncülük ödülü aldım.
İlk kitabınız ne zaman yayımlandı?
İlk kitabım “Şehirli Kurnazı” 2010 yılında yayımlandı. Kitabın yayımlanmasında aldığım ödüllerin ve seçkilerde yer alan öykülerimin de etkisi oldu. Artık yazdıklarımın yalnızca benim masamda kalmasını istemiyordum.
Öykülerinizde gündelik hayatın gerçekliği belirgin biçimde hissediliyor. Bunun özel bir nedeni var mı?
Ben hayatın kendisini önemsiyorum. Bir yazarın malzemesi insandır. İnsanları tanımadan, onların konuşmalarını duymadan, davranışlarını gözlemlemeden yalnızca masa başında hayatı anlatmak kolay değil. Bir yazarın öykü konusu aramasına bile gerek yoktur aslında. Bir yazarın öykü konusu arıyorsa masasını sokağa koyması, sandalyeye oturması ve gelip geçen insanları seyretmesi yeterlidir. Birçok öykü çıkar oradan.
Sizin öykü anlayışınızı değerlendiren edebiyatçılar da oldu. Bunlardan biri Cemal Sakallı.
Evet. Kitabıma önsöz yazan Prof. Dr. Cemal Sakallı, hikâyelerimin temel özelliklerinden söz ederken katı paradoksun, dramatik gerilimin ve nüktenin önemli olduğunu ifade ediyor. Öykülerimde kişilerin iyi karakterize edildiğini, olayın özüne nüktenin eşlik ettiğini söylüyor. Ayrıca benim anlattığım birçok hikâyeden kolaylıkla bir belgesel, sinema filmi, hatta iyi bir roman çıkabileceğini ifade ediyor. Bunlar benim için çok değerli değerlendirmeler.
Bugün sosyal medyanın edebiyat üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bugün insanlar giderek görsele yöneliyor. Her şey daha kolay ve hazır bir biçimde önümüze geliyor. Sosyal medya herkesi görünür hale getirdi. Birkaç beğeni alan insanlar kendilerini yazar veya şair olarak görmeye başlayabiliyor. Hiç kitap okumayan insanların yazar olduğu, şiiri ve şairleri yeterince tanımayan insanların şair olarak ortaya çıktığı bir ortam oluştu. Elbette herkes yazabilir. Buna karşı değilim. Ama yazmak başka, yazar olmak başka. Şair olmak da birkaç şiir paylaşmaktan ibaret değil. Bence gerçek yazarlar ve gerçek şairler bu kalabalığın içerisinde zaman zaman görünmez hale geliyor. Yıllarca emek veren insanların emeği, sosyal medyanın hızlı tüketilen dünyası içinde kaybolabiliyor.
Bu durum sizi rahatsız ediyor mu?
Ediyor. Çünkü edebiyat emek ister. Yıllarca kitap okursunuz. Yıllarca yazarsınız. Bir cümlenin üzerinde günlerce düşünürsünüz. Bir öyküyü tekrar tekrar düzeltirsiniz. Sonra birkaç saniyede tüketilen içeriklerin arasında bütün bu emek görünmez hale gelebiliyor. İnsan bir süre sonra soğuyor. Ama yine de yazmaya devam etmek gerekiyor. Çünkü edebiyatın değeri beğeni sayısıyla ölçülmez.
Gençlere kitap okurken nasıl bir yöntem öneriyorsunuz?
Bir defter tutsunlar. Her kitap için 20-30 sayfalık bir defter ayırabilirler. Kitabın adını, yazarını, önemli özelliklerini yazsınlar. Kendilerinin beğendiği cümleleri not etsinler. Kitabı bitirdikten sonra o deftere baktıklarında, kitabın kendileri üzerinde bıraktığı izleri yeniden görebilirler.
Bu yöntem hafızayı da güçlendirir. Bir kitabı yalnızca okumakla kalmazsınız; onunla bir ilişki kurarsınız.
Yazmak isteyen gençlere ne önerirsiniz?
Çok okusunlar. Ama yalnızca roman ve öykü okumasınlar. Şiir de okusunlar. Hatta mümkün olduğunca şiir ezberlesinler. Benim ezberimde 200'den fazla şiir var. Şiir ezberlemenin çok faydasını gördüm. Çünkü şiir insanın kelime hazinesini geliştiriyor. Ufuk açıyor, hayal gücünü geliştiriyor. Öykü zaten hayal yaratma işidir.
Son olarak gençlere ve okurlara ne söylemek istersiniz?
Okusunlar. Ama kitap okumayı bir görev gibi görmesinler. Kitapla dost olsunlar. Okudukları kitapların altını çizsinler, not alsınlar, beğendikleri cümleleri yazsınlar. Çok şiir okusunlar, şiir ezberlesinler. Ve yazmak istiyorlarsa önce çok okusunlar. Çünkü iyi yazmanın yolu iyi okumaktan geçiyor. Bir de hayal kursunlar. Hayallerinden utanmasınlar. Çünkü mantık sizi bir yere götürür; hayal ise her yere götürür. Ben hâlâ öykünün, insanın hayalinin kuluçkaya yattığı yer olduğuna inanıyorum. Ve şunu hiçbir zaman unutmasınlar: Kitap okumak boş zaman işi değildir. Kitap okumak, insanın hayatından kendisi için ayırdığı dolu zamandır.
|