MERVE KANKAN
Müzikolog Hatice Gülsün Özalp, 350’yi aşkın film ve televizyon yapımını inceleyerek; Türk sinemasının gizli müzik hafızasını gün yüzüne çıkardı. Özalp, Türkiye’nin farklı kentlerinde aynı filmlerle büyüyen kuşakların aslında yıllardır fark etmeden çok güçlü bir müzikal belleği de taşıdığını belirterek; “Yeşilçam’ı yıllarca seyrettik; fakat onu yeterince dinlemedik.” dedi.
Tosun Paşa’dan Vesikalı Yarim’e, Sevmek Zamanından Kemal Sunal filmlerine kadar Türk sinemasının hafızalara kazınan yapımları bugüne kadar çoğunlukla oyuncuları, replikleri ve hikâyeleriyle konuşuldu. Ancak filmlerin arka planında karakterleri, mekânları, sınıfsal farklılıkları ve duyguları anlatan güçlü bir müzik dili vardı. Müzikolog, iletişim araştırmacısı ve gazeteci Hatice Gülsün Özalp’in 350’den fazla film ve televizyon yapımını inceleyerek hazırladığı yüksek lisans araştırması; Yeşilçam’ın yaklaşık bir asırlık müzik hafızasını ortaya çıkardı. Hatice Gülsün Özalp, Yeşilçam’ın görünmeyen müzik hafızası üzerine gazetemizin sorularını yanıtladı.
Sizi biraz tanıyabilir miyiz?
Hatice Gülsün Özalp, Mersinliyim. Anneannem Silifkeli, annem ise Tarsuslu. Yeşilçam’a eskiden beri ilgi duyardım. Bu ilgi zaman içerisinde sinema ile müzik arasındaki ilişkiyi daha fazla merak etmeme ve akademik olarak bu alanı araştırmama vesile oldu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunuyum. Uzun yıllar televizyon ve medya sektöründe çalıştım. Müziğe olan ilgimi daha sonra akademik alana taşıyarak çalışmalarımı Türk müziği ile sinemanın kesiştiği noktada yoğunlaştırdım. Necmettin Erbakan Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuvarında, Bölüm Başkanımız Prof. Dr. Mehmet Gönül ve tez danışmanım Doç. Dr. Burak Kurubaş’ın akademik rehberliğinde Klasik Türk Müziği alanındaki yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Yüksek lisans tezimi Türk sinemasında Klasik Türk Müziğinin kullanımı üzerine hazırladım. Bu süreçte 1931’den günümüze uzanan geniş bir film ve televizyon arşivini taradım. Müziğin sinemada yalnızca bir eşlik unsuru olmadığını; makamdan esere, icracıdan çalgıya kadar pek çok unsurun karakteri, mekânı, duyguyu ve dramatik anlatıyı nasıl şekillendirdiğini araştırdım.
350’den fazla film ve televizyon yapımını incelediniz. Araştırma sırasında sizi en çok şaşırtan bulgu ne oldu? Beklediğinizden farklı çıkan bir sonuç var mı?
Araştırmaya başlarken Klasik Türk Müziğinin sinemada daha çok bir dönem atmosferi yaratmak, gazino ya da meyhane sahnelerini desteklemek veya melodramatik duyguyu güçlendirmek amacıyla kullanıldığını düşünüyordum. Fakat filmleri sahne sahne incelemeye başladığımda çok daha karmaşık bir yapı ile karşılaştım. Beni en çok şaşırtan şey; müziğin çoğu zaman görüntünün arkasında duran bir süs değil, anlatının görünmeyen unsurlarından biri olmasıydı. Makam, eser, icra biçimi ve hatta kullanılan çalgı değiştiğinde karaktere ilişkin algımız da değişebiliyor. Üstelik bu kullanım yalnızca melodramlarda görülmüyor. Komediden tarihî filme, köy filminden kent anlatısına kadar çok farklı türlerde Klasik Türk Müziğinin karakteri, mekânı, sınıfsal konumu ve kültürel aidiyeti tanımlamak için kullanıldığını gördüm. Araştırmanın sonunda benim için temel sonuç şu oldu: Yeşilçam yalnızca görüntüler üzerinden değil, son derece güçlü bir müzikal hafıza üzerinden de okunabilir.
Yeşilçam filmlerinde müziğin izleyicinin fark etmediği ama sahnenin anlamını değiştiren kullanımına bir örnek verebilir misiniz? Özellikle “Bu sahne, müzik olmadan aynı etkiyi yaratmazdı” dediğiniz bir sahne var mı?
Bunun çok güçlü örneklerinden biri Vesikalı Yarim. Filmde mahalle ile pavyonun yalnızca görsel olarak değil, işitsel olarak da birbirinden ayrıldığını görürüz. Halil’in ait olduğu gündelik hayatın sesiyle Sabiha’nın dünyasının sesi aynı değildir. Müzik, iki karakter arasındaki aşkın önündeki görünmeyen toplumsal sınırı bize sürekli hatırlatır. Bu nedenle filmde müziği kaldırdığınızda yalnızca bazı sahnelerin duygusu eksilmez; filmin kurduğu mahalle–eğlence hayatı, aidiyet–yabancılık ve ulaşılabilir hayat–ulaşılamayan hayat karşıtlığı da zayıflar. Sevmek Zamanı da benim için çok çarpıcıdır. Filmde kullanılan klasik saz eserleri ve makamsal dünya, görüntünün durağanlığıyla birleşerek aşkı sıradan bir romantik ilişkiden çıkarır ve neredeyse zamansız, soyut bir duygu hâline getirir. Dolayısıyla bazı Yeşilçam sahnelerinde müzik görüntüye eşlik etmez. Görüntünün ne anlama geleceğini belirler.
Kemal Sunal filmlerinde Klasik Türk Müziği kullanımı dikkat çekiyor. Komedi filmlerinde klasik müzik kullanımının karakter ve mizah üzerindeki etkisi neydi?
Kemal Sunal filmlerine yalnızca komedi olarak baktığımızda müziğin yaptığı çok önemli bir işi gözden kaçırıyoruz. Özellikle tarihsel ya da geleneksel atmosfer taşıyan filmlerde Klasik Türk Müziği, dönemi kurarken aynı zamanda mizahın da parçası hâline geliyor. Tosun Paşa, Süt Kardeşler ya da Şabanoğlu Şaban gibi örneklerde müzik; konak hayatı, Osmanlı geçmişine yapılan göndermeler, eğlence kültürü, iktidar ilişkileri ve karakterlerin toplumsal rolleriyle birlikte çalışıyor. Burada çok güzel bir ironi ortaya çıkıyor. Bazen son derece ağırbaşlı, seçkin ya da ihtişamlı bir müzikal kod duyuyoruz; fakat görüntüde Kemal Sunal’ın temsil ettiği sakar, saf veya düzenin dışındaki karakter var. Müziğin ciddiyetiyle karakterin davranışı arasındaki mesafe mizah üretiyor. Bu nedenle komedide Klasik Türk Müziği yalnızca fon değildir. Bazen şakanın kendisi müzik ile görüntü arasındaki karşıtlıktan doğar.
Playback meselesi de çok ilginç. Belkıs Özener, Nesrin Sipahi gibi seslerin arkasında kaldığı yıldızların aslında izleyiciye nasıl bir “müzikal kimlik” sunduğunu düşünüyorsunuz?
Playback, Yeşilçam’ın en ilginç meselelerinden biri. Çünkü sinemada gördüğümüz beden ile duyduğumuz ses her zaman aynı kişiye ait değil. Özellikle Belkıs Özener örneği burada çok önemlidir. Seyirci perdede dönemin büyük kadın yıldızlarından birini izlerken, karakterin müzikal duygusunu başka bir kadın sanatçının sesi üzerinden deneyimleyebiliyordu. Fakat seyircinin zihninde görüntü ve ses birleşiyor ve tek bir yıldız kimliği oluşuyordu. Bu yüzden playback sanatçılarını yalnızca “başkasının yerine şarkı söyleyen kişiler” olarak değerlendirmeyi eksik buluyorum. Onlar Yeşilçam yıldızlarının işitsel kimliğinin ortak yaratıcılarıdır. Bir bakıma yıldızın yüzü oyuncuya, sesi başka bir sanatçıya aittir; fakat seyircinin belleğinde ikisi tek kişiye dönüşür. Bu da bize sinema yıldızlığının yalnızca görsel olmadığını gösteriyor. Yeşilçam yıldız sisteminin önemli bir bölümü aynı zamanda ses üzerinden inşa edilmiş bir yıldızlık sistemidir.
Araştırmanızda hangi makamların Yeşilçam’da daha fazla kullanıldığını tespit ettiniz? Belirli makamların belirli duygularla veya karakterlerle eşleştiğini söylemek mümkün mü?
Araştırmada Hüseynî, Hicaz, Nihavend, Uşşak, Rast, Segâh ve Kürdî gibi makamlarla çok sık karşılaşıyoruz. Ancak burada benim için asıl önemli olan “Hangi makam kaç kez kullanıldı?” sorusundan çok, hangi dramatik durumda hangi makamsal rengin tercih edildiği oldu. Çünkü makam ile duygu arasında mekanik bir eşleştirme yapmak doğru olmaz. “Hicaz eşittir hüzün”, “Rast eşittir neşe” gibi kesin formüller Türk müziğinin zenginliğini fazlasıyla basitleştirir. Buna rağmen sinemanın zaman içerisinde belirli işitsel kodlar geliştirdiğini söylemek mümkün. Ayrılık, özlem, imkânsız aşk, geçmişe dönüş, İstanbul nostaljisi veya geleneksel hayat gibi temalarda bazı makamların ve eser tiplerinin tekrar tekrar tercih edildiğini görüyoruz. Daha da ilginci; makam yalnızca duyguyu değil, zaman zaman karakterin kültürel ve toplumsal dünyasını da tanımlıyor. Bu nedenle benim araştırmamda makam, sadece müzik teorisinin konusu değil; aynı zamanda bir dramaturji unsuru.
1930–1970 arasında müziğin sinemadaki kullanımıyla günümüz arasında en büyük değişim ne? Klasik Türk Müziğinin sinemadaki görünürlüğünü neden kaybettiğini düşünüyorsunuz?
1930’lardan 1970’lere uzanan dönemde müzikle gündelik hayat arasında bugün olduğundan çok daha organik bir ilişki var. Radyo, plak, gazino, meyhane, konak, düğün, mahalle eğlencesi ve ev içi musiki pratiği sinemanın doğal dünyasının içerisindeydi. Dolayısıyla Klasik Türk Müziği filme dışarıdan eklenen nostaljik bir unsur değildi; zaten filmin anlattığı toplumun yaşadığı müziklerden biriydi. Bugün ise hem şehir hayatı hem müzik dinleme biçimleri hem de popüler kültür değişti. Sinema müziğinde elektronik altyapılar, uluslararası soundtrack estetiği, minimal müzik ve farklı popüler türler çok daha belirleyici. Bu nedenle Klasik Türk Müziğinin kullanımı daha seçici ve çoğu zaman simgesel hale geldi. Bir makam ya da klasik eser duyduğumuzda artık bazen doğrudan “geçmiş”, “İstanbul”, “gelenek”, “eski hayat” gibi anlamlar çağrıştırıyor. Yani Klasik Türk Müziği tamamen kaybolmadı; fakat gündelik hayatın sesi olmaktan çıkıp kültürel hafızanın seslerinden birine dönüştü.
“BAZEN KARAKTERİN SÖYLEMEDİĞİ ŞEYİ MÜZİK SÖYLER”
Bir filmi izlerken müziği fark etmeyen izleyici aslında neleri kaçırıyor? Araştırmanızdan sonra Yeşilçam filmlerine yeniden bakan bir izleyicinin neyi farklı görmesini/dinlemesini istersiniz?
Bir filmi yalnızca görüntü üzerinden izlediğimizde anlatının neredeyse yarısını kaçırabiliyoruz. İzleyicinin bundan sonra kendisine şu soruları sormasını isterim: Bu müzik neden tam burada başladı? Neden bu makam seçildi? Şarkıyı karakter mi söylüyor, yoksa müzik dışarıdan mı geliyor? Hangi çalgılar kullanılıyor? Aynı müzik başka bir karakter geldiğinde neden değişiyor? Bir de sessizliğe dikkat etmek gerekiyor. Çünkü bazen müziğin kesildiği an, başladığı andan çok daha anlamlıdır. Yeşilçam’a yeniden bakarken yalnızca Türkan Şoray’ın, Sadri Alışık’ın, Kemal Sunal’ın ya da başka bir oyuncunun yüzüne bakmayalım. Arkalarında ne çaldığını da dinleyelim. Çünkü bazen karakterin söylemediği şeyi müzik söyler.
İncelediğiniz filmler arasında “Bu film müzik açısından mutlaka yeniden izlenmeli” dediğiniz bir yapım var mı? Neden?
Tek film söylemek zor ama birini seçmem gerekirse Vesikalı Yarim derim. Çünkü filmde müzik yalnızca aşkı anlatmıyor. İstanbul’u, mahalleyi, eğlence hayatını, kadın ve erkek dünyalarını, aidiyet duygusunu ve iki insan arasındaki toplumsal mesafeyi de anlatıyor. Fakat Sevmek Zamanı da mutlaka yeniden dinlenerek izlenmesi gereken filmlerden biri. Görüntü, sessizlik ve Klasik Türk Müziği arasındaki ilişki olağanüstü güçlü. Daha erken döneme gitmek isteyenlere ise Aysel, Bataklı Damın Kızı’nı özellikle öneririm. Cemal Reşit Rey’in müziği üzerinden bakıldığında filmin yalnızca Türk sinema tarihi açısından değil; erken Cumhuriyet’in müzik, modernleşme ve sinema ilişkisinin anlaşılması açısından da çok önemli bir belge olduğu görülüyor.
Araştırmanızda müziğin sınıfsal farklılıkları, mahalleyi, İstanbul’u veya gelenek-modernlik çatışmasını anlattığını söylüyorsunuz. Bunu en güçlü gösteren film hangisiydi?
Bu açıdan yine Vesikalı Yarim çok güçlü bir örnek. Çünkü filmde İstanbul tek bir İstanbul değildir. Mahallenin İstanbul’u ile pavyonun İstanbul’u birbirinden farklıdır ve bu farklılık yalnızca dekorla kurulmaz; sesle de kurulur. Sabiha’nın bulunduğu eğlence dünyasının müziği ile Halil’in gündelik hayatının işitsel atmosferi iki ayrı toplumsal alan yaratır. Halil bir mekândan diğerine geçtiğinde aslında yalnızca fiziksel olarak yer değiştirmez; başka bir kültürel ve sınıfsal ses dünyasına girer. Bu nedenle müzik, filmin görünmez şehir haritasını çıkarır. Araştırmam sırasında giderek daha net gördüğüm şeylerden biri buydu: Yeşilçam’da, İstanbul’un semtleri kadar sesleri de vardır.
Bugünün Türk sinemasında Klasik Türk Müziği neden Yeşilçam dönemindeki kadar güçlü değil? Sizce bu bir kayıp mı, yoksa müziğin sinemadaki işlevi mi değişti?
İkisi de… Müziğin sinemadaki işlevinin değişmesi son derece doğal. Sinema değişti, seyirci değişti, şehir değişti, müzik üretimi ve dinleme alışkanlıklarımız değişti. Bugünün yönetmeninden 1960’ların Yeşilçam müzik anlayışını tekrar etmesini beklemek doğru olmaz. Ancak Klasik Türk Müziğinin sahip olduğu makam, usul, form ve çalgı zenginliğinin çağdaş Türk sinemasında yeterince değerlendirilmediğini düşünüyorum. Burada gerçekten önemli bir potansiyel kaybı var. Çünkü mesele eski filmlerdeki şarkıları yeniden kullanmak değil. Bir yönetmen bugün Segâhın, Hüseynînin, Hicazın ya da bir kanun taksiminin dramatik imkânlarını çağdaş bir sinema diliyle yeniden yorumlayabilir. Ben geçmişe dönülmesini savunmuyorum. Tam tersine, bu çok büyük müzikal mirasın çağdaş sinemanın dili içinde yeniden keşfedilmesini savunuyorum. Belki araştırmamın bütününü tek cümlede özetlemek gerekirse şunu söyleyebilirim: Yeşilçam’ı yıllarca seyrettik; fakat onu yeterince dinlemedik. Benim çalışmam biraz da bu kayıp sesi yeniden duyma çabası.
|