MERVE KANKAN
Samsun’da başlayan yaşamını 1987’den bu yana Mersin’de sürdüren yazar Hanife Mert; muhasebe müdürlüğünden yazarlığa uzanan yolculuğunu, beşinci baskıya hazırlanan “Düş Batımı”nı, Orhan Veli Kanık’ın yaşamını konu alan “Fırçadaki Son Şiir”i ve yayınevleriyle görüşme aşamasındaki çocuk romanı “Seni Yarattım”ı Hakimiyet Gazetesi’ne anlattı.
Yazarlık serüvenine 2010 yılında blog yazılarıyla başlayan, 2015’te yayımlanan ilk romanı “Düş Batımı” ile edebiyat dünyasına adım atan Hanife Mert, farklı türlerde kaleme aldığı yedi eserle okuyucularla buluştu. Roman, biyografik roman, kişisel gelişim, öykü ve genç kurgu gibi farklı alanlarda eser veren Mert; yazarlığının ortak noktasını ise “insan” ve “duygu” olarak tanımlıyor. 2022’de “Yılın Yazarı”, 2023’te ise “Fırçadaki Son Şiir” ile “Yılın En İyi Çıkış Yapan Kadın Yazarı” ve “Yılın Kadın Yazarı” ödüllerine layık görülen Mert; şimdi çocuklara yönelik “Seni Yarattım” adlı romanıyla yeni bir edebiyat yolculuğuna hazırlanıyor. Mert; geçmişten bugüne uzanan yazarlık serüvenini, eserlerinin ortaya çıkış hikâyelerini ve gelecekteki projelerini Hakimiyet Gazetesi’ne anlattı.
Öncelikle sizi tanıyalım. Samsun’da başlayan, farklı şehirlerde devam eden ve 1987’den bu yana Mersin’de süren hayatınızı düşündüğünüzde; sizi bugün olduğunuz yazara dönüştüren en önemli dönüm noktaları neler oldu?
Aslında insanın yazarlık yolculuğu, kalemi eline aldığı gün başlamıyor. Benim için de böyle oldu. Samsun’da başlayan, farklı şehirlerde devam eden ve 1987’den bu yana Mersin’de süren hayatım boyunca çok farklı insanlarla, olaylarla ve hayat hikâyeleriyle karşılaştım. Bütün bunlar farkında olmadan benim iç dünyamda birikti. Muhasebe müdürlüğü yaptığım yıllar da bana çok şey kattı. İnsanları, hayatın farklı yüzlerini, ilişkileri, beklentileri, hayal kırıklıklarını gözlemleme fırsatım oldu. Emekliliğimden sonra ise hayatımda yeni bir kapı açıldı ve yazmaya başladım. Sanırım beni yazara dönüştüren en önemli şey, yaşadıklarımı sadece yaşayıp geçmemek; onları sorgulamak, anlamlandırmak ve kelimelere dönüştürmek oldu. Bir de insan hikâyelerine olan merakım… Çünkü bana göre edebiyatın merkezinde her zaman insan vardı.
Uzun yıllar muhasebe müdürlüğü yaptınız ve 2008 yılında emekli oldunuz. Yazarlığa ise 2010 yılında, yani emekliliğinizden kısa süre sonra blog yazarlığıyla başladınız. Muhasebeden edebiyata uzanan bu geçiş nasıl gerçekleşti? Yazmak sizin için o dönemde ne ifade ediyordu?
Muhasebe ile edebiyat birbirinden çok farklı iki alan gibi görünse de ikisinin de bende bıraktığı önemli bir taraf var: dikkat etmek ve ayrıntıları görmek. 2008 yılında emekli olduğumda önümde ilk kez uzun ve özgür bir zaman vardı. Bir süre sonra içimde bir şeyler yazma isteği oluşmaya başladı. 2010 yılında blog yazılarıyla başladım. Başlangıçta kendimi “yazar” olarak görmüyordum. Sadece içimden geçenleri, gözlemlerimi, hayata dair düşüncelerimi yazıyordum. Fakat yazdıkça yazmanın benim için sıradan bir uğraş olmadığını fark ettim. Yazmak, benim için bir çeşit kendimi ifade etme biçimine dönüştü. Bazen söyleyemediğim bir şeyi yazabiliyor, bazen de yaşadığım veya tanık olduğum bir olayın bende bıraktığı duyguyu kelimeler aracılığıyla yeniden yaşayabiliyordum. Sonra blog yazıları hikâyelere, hikâyeler romanlara dönüştü. Böylece muhasebe defterlerinden edebiyatın bambaşka dünyasına geçtim.
İlk romanınız “Düş Batımı” 2015’te yayımlandı ve bugün beşinci baskı sürecine ulaştı. Yer yer otobiyografik özellikler taşıyan bu romanın ortaya çıkış hikâyesini ve kitabın sizin için anlamını anlatır mısınız?
“Düş Batımı”nın benim için özel bir yeri vardır. Çünkü bu kitap, yazarlığa gerçekten adım attığım eser oldu. İçinde hayatımdan izler, gözlemlerim, duygularım ve tanıdığım insanların bende bıraktığı bazı izler var. Ancak bunu doğrudan bir hayat hikâyesi olarak düşünmemek gerekiyor. Gerçek hayatla kurmaca birbirinin içine geçti. “Düş Batımı”nı yazarken aslında kendi geçmişime de başka bir gözle baktım. İnsan bazı şeyleri yaşarken tam olarak anlamlandıramıyor. Yıllar sonra dönüp baktığında ise olayların, insanların ve seçimlerin hayatındaki yerini daha iyi görebiliyor. Kitabın yıllar içinde okuyucu bulması ve şimdi beşinci baskıya ulaşması benim için elbette büyük bir mutluluk. Bir yazar için yazdığı kitabın yeni okuyuculara ulaşmaya devam etmesi, o hikâyenin kendi hayatını aşarak başkalarının hayatına da dokunduğunu gösteriyor. “Düş Batımı” benim için biraz da bunun sembolü.
“Düş Batımı”nın devamı niteliğindeki “Bakış Acısı” ile aslında aynı hikâyeyi ikinci bir kitapta sürdürdünüz. Bu iki romanı yazarken okuyucuya özellikle hangi duygu veya düşünceyi aktarmak istediniz?
“Düş Batımı” ve “Bakış Acısı” aslında birbirinden kopuk iki kitap değil. Birinci kitapta başlayan hikâye ikinci kitapta başka bir boyut kazanıyor. Bu nedenle iki kitabı birlikte düşündüğümde, insanın hayat karşısındaki değişimini ve yaşadıklarının onu nasıl dönüştürdüğünü anlatmaya çalıştığımı söyleyebilirim. Dördüncü baskıya hazırladığım şu günlerde bu kitapta, özellikle şunu göstermek istedim: Hayat her zaman istediğimiz gibi ilerlemiyor. İnsan bazen kaybediyor, bazen yanılıyor, bazen yeniden başlamak zorunda kalıyor. Ama bütün bunların içinde insanın kendisini bulma, ayağa kalkma ve hayata devam etme gücü var. Duygusal tarafı güçlü olsa da bu iki kitapta yalnızca bir aşk hikâyesi anlatmak istemedim. İlişkilerin insan üzerindeki etkisini, seçimlerimizi ve yaşadığımız acıların bizi nasıl değiştirdiğini anlatmaya çalıştım.
2021’de “Fırçadaki Son Şiir” ile Orhan Veli Kanık’ın yaşamını konu alan biyografik bir romana imza attınız. Orhan Veli’yi yazmaya nasıl karar verdiniz ve araştırma sürecinde sizi en çok etkileyen veya şaşırtan şey ne oldu?
Orhan Veli’ye olan ilgim zaman içinde oluştu. Onu sadece şiirleriyle değil; yaşadığı dönem, arkadaşlıkları, hayatı ve insan yönüyle tanımak istedim. Sonra bu merak bir araştırmaya, araştırma da “Fırçadaki Son Şiir”e dönüştü. İkinci baskıya hazırladığım bu kitabı yaklaşık dört yıllık bir çalışmanın sonucunda ortaya çıkardım. Yaklaşık elli kitaptan yararlandım; Orhan Veli’nin kendi kitaplarını, dönemin dergilerinde yayımlanan yazıları ve farklı kaynakları tekrar tekrar inceledim. Benim için önemli olan, yalnızca bilinen Orhan Veli’yi anlatmak değil, onun yaşadığı dönemin atmosferini ve insan olarak taşıdığı özellikleri de okuyucuya hissettirmekti. Araştırma sırasında beni en çok etkileyen şeylerden biri, çok genç yaşta yaşamış olmasına rağmen Türk şiirinde ne kadar büyük bir dönüşüm yaratmış olmasıydı. Onu araştırdıkça karşımda yalnızca ‘Garip şairi’ Orhan Veli değil; arkadaşlıkları, tutkuları, kırgınlıkları, mizahı, yalnızlığı ve hayatla kurduğu ilişkiyle yaşayan bir insan belirdi. Sanırım romanı yazarken en çok bu insanı yakalamaya çalıştım.
Sonraki kitaplarınızda kişisel gelişim, öykü ve genç kurgu/aşk romanı gibi farklı türlere yöneldiniz. Yolculuk, “Sarı Kulplu Fincan” ve “Çamların Islığı” sizin yazarlık yolculuğunuzda nasıl bir yere sahip? Farklı türlerde yazmak sizin için nasıl bir deneyim?
Ben kendimi tek bir türün içine hapsetmeyi hiç istemedim. Çünkü insanın duyguları ve anlatacakları değiştikçe anlatım biçimi de değişebiliyor. Yolculuk benim için daha çok insanın kendi iç dünyasına yaptığı yolculuğu anlatan bir çalışma oldu. “Sarı Kulplu Fincan”da öykünün imkânlarını kullandım. Çamların Islığı ise roman dünyamın başka bir tarafını gösterdi. Farklı türlerde yazmak bazen zorlayıcı ama aynı zamanda çok besleyici. Her tür benden farklı bir şey istiyor. Roman sabır ve geniş bir dünya kurmayı gerektiriyor; öykü daha yoğun ve ekonomik olmayı, kişisel gelişim ise düşüncelerimi daha doğrudan aktarmayı. Ben yazarken türden önce hikâyeye bakıyorum. Anlatmak istediğim şey hangi biçimi gerektiriyorsa ona yöneliyorum.
2022’de “Yılın Yazarı”, 2023’te “Fırçadaki Son Şiir” ile “Yılın En İyi Çıkış Yapan Kadın Yazarı” ve ayrıca “Yılın Kadın Yazarı” ödüllerine layık görüldünüz. Bu ödüller sizin için ne ifade ediyor? Size yazarlık yolculuğunuzda nasıl bir motivasyon sağladı?
Ödüller elbette bir yazar için çok değerli. Çünkü insan yazarken çoğu zaman tek başına. Saatlerce masasının başında çalışıyor, bazen yazdıklarının karşılık bulup bulmayacağını bilmiyor. Benim için bu ödüller, “Doğru bir yolda ilerliyorsun, devam et” diyen bir ses gibi oldu. Özellikle “Fırçadaki Son Şiir” gibi uzun ve ciddi bir araştırma gerektiren bir çalışmanın ödüllendirilmesi ayrıca mutluluk verdi. Ama ödülleri bir son değil, sorumluluk olarak görüyorum. Bir ödül aldıktan sonra insanın kendisinden beklentisi daha da yükseliyor. Daha iyisini yazmak, kendini tekrar etmemek ve okuyucuya yeni şeyler sunmak gerektiğini düşünüyorsunuz.
Şimdi ise yayınevleriyle görüşme aşamasında olduğunuz “Seni Yarattım” adlı çocuk romanınız geliyor. Bu kitabı yazma fikri nasıl ortaya çıktı? Kitabın hikâyesini, çocuklara vermek istediğiniz temel mesajı ve kitabın sizi diğer eserlerinizden ayıran yönünü anlatır mısınız?
“Seni Yarattım”, benim için yeni bir dünyanın kapısını açtı. Daha önce yetişkinlere yönelik romanlar ve öyküler yazmıştım ama çocuk dünyasına girmenin bambaşka bir sorumluluk olduğunu fark ettim. Kitapta çocukların dünyasını, arkadaşlığı, hayvan sevgisini, doğayı ve yaşadığımız çevre sorunlarını bir araya getirmeye çalıştım. Özellikle çocukların doğayla ve hayvanlarla kurduğu ilişkinin, geleceğin dünyası açısından çok önemli olduğuna inanıyorum. Miraç, Ali ve Hira üzerinden ilerleyen hikâyede çocukların merakını, hayallerini, arkadaşlıklarını ve adalet duygularını öne çıkardım. Bir yandan da iklim değişikliği ve doğanın geleceği konusunda çocuklara korku vermeden farkındalık oluşturmak istedim. Bu kitabı diğer eserlerimden ayıran en önemli yönü ise, çocuklara onların dünyasından seslenmeye çalışmam. Onlara “Şunu yapmalısınız” demek yerine, bir hikâye aracılığıyla bazı şeyleri kendilerinin keşfetmesini istedim.
Yedi kitabınızda roman, biyografik roman, kişisel gelişim, öykü ve genç kurgu gibi farklı türlerde eserler verdiniz. Tüm bu eserleri bir arada düşündüğünüzde, Hanife Mert’in yazarlığını tanımlayan ortak bir tema veya duygu olduğunu düşünüyor musunuz?
Evet, olduğunu düşünüyorum. Türler değişse de benim yazdığım bütün kitapların merkezinde insan var. İnsanın sevinci, kırgınlığı, yalnızlığı, umudu, sevgisi, hataları, yeniden başlama gücü… Bunlar kitaplarımın ortak damarını oluşturuyor. Bir başka ortak nokta da sanırım ‘duygu’. Ben okuru yalnızca bir hikâyenin peşinden götürmek istemiyorum. Kitabı kapattığında içinde bir şey kalsın istiyorum. Bir cümle, bir karakter, bir duygu ya da kendisiyle ilgili bir düşünce… Belki de bu yüzden türler arasında dolaşıyorum. Çünkü insan tek bir hikâyeden ibaret değil. Ben de yazarken insanın farklı hâllerinin peşinden gidiyorum.
Son olarak, “Seni Yarattım” ile yeni bir döneme girerken bundan sonraki edebiyat yolculuğunuzda neler yapmak istiyorsunuz? Yazmayı planladığınız yeni bir eser veya uzun zamandır zihninizde taşıdığınız bir hikâye var mı?
Yazmak benim için artık hayatımın ayrılmaz bir parçası. Dolayısıyla önümde daha yazılacak çok hikâye olduğunu düşünüyorum. “Seni Yarattım”dan sonra da üzerinde çalıştığım ve zihnimde taşıdığım farklı hikâyeler var. Özellikle 1960-1970-1980 dönemlerin toplumsal ve kültürel atmosferini anlatan ve yazmaya başladığım bir roman projesi var. Geçmişi anlatırken yalnızca olayları değil, o dönemin insanını ve ruhunu da yakalamak istiyorum. Bunun yanında farklı türlerde yazmaya devam etmek istiyorum. Çünkü kendimi hâlâ öğrenen ve gelişen bir yazar olarak görüyorum. Sanırım benim için en güzel taraf şu: Yazacak bir hikâyem olduğu sürece yolculuğum devam edecek. Kitaplarımın sayısı ne kadar artarsa artsın, her yeni kitabın ilk kitabımı yazdığım günkü heyecanı taşımasını istiyorum. Çünkü benim için yazarlık, bir unvandan çok, insanın kendini ve hayatı anlama biçimi.
|