Sessizlikle başlayan bir öykü, kömür karasıyla çizilen ilk tuval ve ezber bozan bir başarı... Macar Türk’ü bir anne ile Kafkaslar’dan Tarsus’a uzanan göçmen bir ailenin kızı olan Ressam Güldem Kervan, toplumun kadına biçtiği "rutin yaşam sıralamasını" altüst ederek imkânsızı başardı.
ABDULLAH ÖZTÜRKMEN
Önce bir anne ve ev kadını olarak hayatın yükünü sırtlayan Kervan, içindeki engellenemez sanat tutkusunun peşinden giderek Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne dereceyle girdi. Sadece bölümünü değil, tüm üniversiteyi rektörlük birincisi olarak bitirerek akademide tarih yazdı. Bugün İçel Sanat Kulübü Genel Sekreteri ve Görsel Sanatlar Seçici Kurul Başkanı olarak sanat dünyasına yön veren Kervan, kömür karası sokaklardan uluslararası sergilere ve akademisyenliğe uzanan ilham dolu serüvenini gazetemize anlattı. Sanat dünyasında bazı hikâyeler vardır ki; yalnızca fırça darbelerinden değil, doğrudan hayatın kendisinden beslenir. Güldem Kervan’ın hikâyesi tam da böyle; Karabük ve Safranbolu’nun tarihi sokaklarında başlayıp üniversite birinciliklerine, uluslararası sergilere, küratörlüklere ve genç yetenekleri yetiştiren bir sanat meşalesine dönüşen gerçek bir azim destanı...
Güldem Hanım, kökleri Macaristan’dan Kafkaslar’a, Tarsus’tan Karabük ve Safranbolu’ya uzanan çok kültürlü ve zengin bir aile geçmişiniz var. Çocukluğunuzun o ilk yıllarına dönecek olursak, nasıl bir atmosferde büyüdünüz?
Ben Macar Türk’ü bir annenin ve Kafkaslar’dan göçüp Tarsus’a yerleşmiş köklü bir aileden gelen anne-babanın üç çocuğundan ortancasıyım. Çocukluğumun ilk yılları Karabük ve Safranbolu’nun o tarih kokan, ahşap evlerin ve dar sokakların hüküm sürdüğü büyülü atmosferinde geçti. Ancak o dönemin çocukları arasında ben oldukça farklı bir profildim. Dışarıdan bakıldığında son derece sessiz, iç dünyasına kapanık, hatta 10 yaşına kadar hemen hemen hiç konuşmayan esmer bir kız çocuğuydum.
O yıllarda çevremdekiler bu uzun süreli sessizliğimi bir uyum sorunu ya da çekingenlik olarak yorumlamış olabilir. Fakat yıllar geçip kendimi ve sanatımı keşfettikçe anladım ki; o sessizlik aslında içimdeki sanatçı ruhunun ilk, en saf ve aykırı duruşuydu. Konuşmak yerine dünyayı izlemeyi, renkleri zihnime kaydetmeyi ve hissettiklerimi sözcüklerle değil, çizgilerle dışa vurmayı seçmiştim.
10 yaşına kadar konuşmayan o çocuk için çizmek ve resim yapmak ne anlama geliyordu? Tutkunuz ne zaman belirgin bir sanatsal duruşa dönüştü?
Çizmek benim için sadece bir hobi veya vakit geçirme aracı değildi; adeta nefes almak, varlığımı dünyaya kanıtlamak için kullandığım tek dildi. Doğumumla birlikte başlayan bu tutku, hayatımın merkezine oturan en güçlü duygu oldu. Çocukken kimi zaman anlamlı, kimi zaman çocukça anlamsız görünen karalamalarla başladım. Fakat zaman ilerledikçe o zihinsel süreç ve el becerisi birbirini besledi. Karalamalarım evrildi; somuttan soyuta doğru derinleşen, estetik bir kaygı taşıyan, ayakları yere basan ve güçlü bir omurgaya bürünen sanatsal bir duruşa dönüştü. İçimdeki ressamın omurgalı bir duruş kazandığını ve artık geri dönülemez bir yola girdiğimi hissettiğimde henüz 14 yaşındaydım.
Annelerimiz sokağa kazan kurup çamaşır yıkardı. O kazanların altından çıkan kömürleşmiş odunlar benim ilk boyalarımdı. Boyumun yettiği her boş duvara gizlice resim yapıp kaçardım. Hiç yakalanmadım; ya da çocuk aklımla hep öyle sandım.
O yıllarda profesyonel boyalara veya tuvallere ulaşmak kolay değildi kuşkusuz. Resim yapma tutkunuz sizi sokaklarda nasıl çözümler bulmaya yöneltti?
Bizim çocukluğumuzun mahallelerinde inanılmaz canlı bir dayanışma ve sokak kültürü vardı. Annelerimiz sokağa devasa kazanlar kurar, odun ateşi yakarak çamaşır yıkarlardı. İşte o kazanların altında yakılan ve sonrasında sönen kömürleşmiş odun parçaları benim çocukluğumun en mükemmel tuval malzemesi ve kömür kalemiydi! Sokak sokak gezer, mahallede gözüme kestirdiğim her boş duvara, boyum nereye kadar yetişiyorsa gizlice resim çizer, sonra da birisi görecek diye heyecanla kaçardım. Size tatlı bir sır vereyim: Hiç yakalanmadım. Ya da ben çocuk aklımla hep hiç yakalanmadığımı sandım! Düşünsenize; herkesin birbirini tanıdığı küçük bir mahalle, çıkmaz bir sokak... O yıllarda kaç çocuk sokak duvarlarına tutkuyla resim çiziyordu ki? Mahallelinin beni bildiğini ama o tutkuma kıymadıklarını bugün çok daha iyi anlıyorum. Bütün bu anıları bugün hâlâ yüzümde sıcacık bir tebessümle yâd ederim.
ANNE VE EV KADINLIĞINDAN AKADEMİ ZİRVESİNE
"Hayatın rutin sıralamasını değiştirerek yaşadım" şeklindeki ifadeniz son derece çarpıcı. Toplumun kadına biçtiği kalıpları ve sıralamayı nasıl altüst ettiniz?
Hayat gerçekten çok enteresan bir yolculuk... Bazen bir el sizi alır, hiç hayal etmediğiniz ya da ertelediğinizi sandığınız noktalara taşır. Toplumun kadınlara ve bireylere çizdiği geleneksel bir şablon vardır: Önce okursun, sonra evlenirsin, çocuk sahibi olursun ve hayat rutin bir akışa girer. Ben bu hikâyeyi olması gerektiği gibi değil, sıralamanın yerlerini tamamen değiştirerek yaşadım.
Ben bu yola önce bir anne ve bir ev kadını olarak çıktım. Ancak içimdeki sanat ateşinin ve akademik dünyada var olma arzumun peşini bırakmadım. Geçici bir süre için askıya alınan hayat hikâyemde bir şeylerin yarım kalmaması telaşı vardı içimde. Çocuklarımı büyütürken bir yandan da hayallerimin peşinden koşma cesaretini gösterdim. Ve bu sıralama değişiminden hiçbir zaman pişmanlık duymadım; aksine bu radikal duruş bana hayatım boyunca hep büyük güzellikler ve başarılar getirdi.
Ve bu cesaretinizin karşılığını muazzam bir başarıyla aldınız. Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi serüveniniz ve rektörlük birinciliğiniz nasıl gerçekleşti?
Tüm sorumluluklarımın arasında büyük bir hırs ve disiplinle yetenek sınavlarına hazırlandım ve derece ile Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne kabul edildim. Fakülte yılları benim için gece gündüz çalışmakla, üretmekle ve sanatı teorik-pratik anlamda özümsemekle geçti. Mezuniyet günü geldiğinde ise tarif edilemez bir gurur tablosu yaşandı. Ben sadece kendi bölümümün veya Güzel Sanatlar Fakültesi’nin birincisi olmadım; Mersin Üniversitesi’nin bütün fakültelerini ve bölümlerini geride bırakarak rektörlük birincisi, yani tüm üniversitenin birincisi olarak mezun oldum! Bir anne ve ev kadını olarak çıktığım bu yolda, genç üniversiteli arkadaşlarımın arasından sıyrılarak tüm üniversitenin en başarılı öğrencisi seçilmek benim için hayatımın en büyük onur ve gurur kaynaklarından biridir. Bu başarı, azmin ve tutkunun önünde hiçbir engelin duramayacağının somut bir kanıtı oldu.
AKADEMİK DERİNLİK, SANAT YÖNETİMİ VE GELECEĞE MİRAS
Birincilikle bitirdiğiniz lisans eğitiminin ardından sanatsal ve akademik kariyeriniz nasıl şekillendi? Hangi alanlarda iz bıraktınız?
Birincilik ödülümün verdiği sorumlulukla hiç durmadan yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Ardından üniversitede hocalık yapmaya başladım. Görsel sanatlar öğretmenliği, küratörlük, televizyon programcılığı, panel ve söyleşi moderatörlükleri gibi sanatın ve iletişimin pek çok farklı disiplininde aktif olarak yer aldım. Sanatımı sadece atölyemin dört duvarı arasında üretmekle sınırlamadım; kitlelerle buluşturmak adına sayısız yurt içi ve yurt dışı sergiler açtım. Çalıştaylar, sempozyumlar, bienaller, trianeller ve akademik paneller düzenledim veya konuşmacı/sanatçı olarak katıldım. Sanatın birleştirici ve dönüştürücü gücünü her platformda savunmaya devam ettim.
Şu an İçel Sanat Kulübü’nde çok önemli yönetimsel ve sanatsal sorumluluklar üstleniyorsunuz. Bugün kendinizi ve sanatınızı evrenin neresinde konumlandırıyorsunuz?
Şu an hayatın beni getirdiği nokta; benim için gönül rahatlığıyla "çok başarılı" diyebileceğim, evrende tam da tırnaklarımla kazıyarak inşa ettiğim, bana ait olan o özel noktadır. 2024–2028 dönemi itibarıyla İçel Sanat Kulübü’nde Yönetim Kurulu Üyeliği, Genel Sekreterlik, İSK Dergi Görsel Sanat Danışmanlığı ve İSK Görsel Sanatlar Seçici Kurul Başkanlığı görevlerini büyük bir gururla yürütmekteyim. Ancak tüm bu idari ve sanatsal unvanların ötesinde benim için en değerli, en kutsal şey; geleceğe sayısız sanatçı adayı yetiştirmiş olmam ve hâlâ aynı heyecanla yetiştirmeye devam ediyor oluşumdur. O çocukluğumda 10 yaşına kadar susan, derdini duvarlara çizerek anlatan küçük esmer kızın sesini; bugün yetiştirdiğim gençlerin tuvaline vuran fırça darbelerinde duymak, bir sanatçı ve eğitmen olarak benim bu hayattaki en büyük ödülümdür.
|