“Sakın bir çiviyi küçümseme. Bir çivi bir nalı, nal bir atı, at bir komutanı komutan bir orduyu, ordu koca bir ülkeyi kurtarır” sözünden yola çıkarak bir şapkanın bir ülkeyi nasıl çağdaş uygarlık yolunda ilerlemeye götürdüğünün öyküsüdür bu yıl 100. yılını kutladığımız, Atatürk’ün “Şapka Devrimi”
Bizde özdeyiş olarak yer edinen bu söz eski bir İngiliz çocuk şarkısında da geçiyor: “Bir mıh yüzünden nal elden gitti./ Bir nal yüzünden at elden gitti./ Bir at yüzünden atlı elden gitti./Bir atlı yüzünden savaş elden gitti./ Savaş kaybedilince krallık elden gitti./ Hepsi bir nal mıhı yüzünden olup bitti.”
İnsan bir açıdan giyinip kuşanmaya başladıktan sonra insan oldu. Bu ateşe hükmetmek, kesici ve delici araçlar yapmak, tekerleği bulmak kadar önemliydi. Hayvan postlarıyla giyinip kuşanmaya başlayan insanoğlu öteki canlılara üstünlüğünü gösterdiği ölçüde onlarla özdeşleşiyor, onların gücünü üzerine almış gibi oluyordu. Hayvan postları yerini kumaşlara bıraktığında giyim kuşam coğrafya, iklim, çevresel etkenler, inançlar, düşünceler ve siyaset etkilerle yeni anlamlar edindi. Bedeni koruma amacına durum, duygu ve düşünceler de eklendi. Giyim kuşam coğrafi, sosyal ve ekonomik koşulları anlatan gücün, kimliğin imgesi oldu.
“Nasrettin Hoca davet edildiği düğün ziyafetine gündelik elbiseleri ile gidince kimse kendine aldırış̧ etmedi. Ne buyur diyen var, ne otur diyen. Canı sıkıldı Hoca’nın. Bir koşu evine dönüp bayramlık kürkünü geçirdi sırtına. Düğün yerine geldi. Onu kürküyle görünce büyük bir saygı gösterdiler. Baş köşeye oturttular. Önüne tabak tabak yemekler sıralandı. Hoca kürkünün ucundan tutup çorba tasına daldırdı birden. “Ye kürküm ye...” demeye başladı. Şaşırıp sordular: “Ne yapıyorsun Hoca Efendi, kürk yemek yer mi hiç̧?” Hoca cevabını verdi sorunun: “Madem ki bütün saygı ve ikram kürküme yapıldı. Öyleyse yemeği de o yesin!”
Anadolu bilgesi Nasrettin Hoca’nın kısa ve yalın biçimde vurguladığı gibi insanlık saygınlığın da değersizliğin de giyim kuşamda düğümlendiği bir sürece evrildi. Üniforma, forma dışında giyim kuşam bireylerin, toplulukların kimliği olduğu kadar hapishanesi de oldu.
Gazi Mustafa Kemal canıyla ve kanıyla var olma hakkını elde eden milletin uygarlık sofrasından uzak tutulmasına yol açan engellerin aşılması için gaflete düşmeme çağrısı yaptı: “Millete şunu da ihtar ettim ki, kendimizi, cihanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Hakikî mevkiimizi, dünyanın vaziyetini tanımamaktaki gafletle, gafillere uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler yetişir! Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz!”
100. yılında Şapka Devrimi’ni anlamak için gerilere gitmek, yurtiçi ve yurtdışından değerlendirmeleri gözden geçirmek gerekiyor:
"İşte çöküşün en dip noktasına gelindiği ve Osmanlı İmparatorluğu’nun son kalıntısının da dünya haritasından silinmek üzere bulunduğu bir zamanda Mustafa Kemal ortaya çıkar. Gerçekleştirdiği, tarihte eşi görülmemiş bir eserdir" diyen Benoist Mechin “Mustafa Kemal, Bir İmparatorluğun Ölümü” adlı kitabında sözlerini şöyle sürdürüyor: “Nezaket sözlerini değiştirmekle işe başladı. Selam alıp verme şekli değişti. Sonra entari ve maşlak giymek, fes taşımak yasaklandı. Mustafa Kemal, bu noktada şiddetli bir muhalefetle karşılaşacağını biliyordu. Fesi yasaklamak, Türk psikolojisinin duyarlı bir noktasına dokunmaktı. Şapka, kasket, genel olarak, viziyeri olan bütün başa konan şeyler, Müslümanlarca, Hıristiyanlığın pisliğini taşıyordu. Türkleri şapka taşımaya zorlamak, onları günahkârlar düzeyine indirgemeye mecbur etmekti(…) Bilindiği gibi, bir ülkenin sınırlarını değiştirmek, alışkanlıklarını değiştirmekten kolaydır. Bunun için Mustafa Kemal bu işi adım adım yapmayı düşündü. Önce, tepkilerinin ne olacağını görmek için viziyerli kasketleri kendi koruma görevlilerine giydirmekle işe başladı. Hiçbir şikâyette bulunmadan taşıdılar. Bu başarıdan cesaretlenen Gazi, kasket taşımayı orduda mecbur etti. Bunun için her alaya, bu yeni başlığın, kendilerini viziyeri dolayısıyla güneşten ve yağmurdan daha iyi koruyacağını anlatmak üzere birer kişi gönderdi. Mustafa Kemal o zaman, kasket veya şapka taşımayı bütün vatandaşlarına mecbur etti. Ülke içinde, bir hasır şapka giyerek geziye çıktı. “Kafanızın üstünde bir cehalet ve bağnazlığın timsali olan fesi atınız” diye açıkladı. “Medenî dünyanın başına koyduğu şapkayı alalım; onlara çağdaş halklarla hiçbir düşünce farkımız olmadığını gösterelim!"(…) Gazi'nin içgüdüsel olarak asker, zaruretinden dolayı siyasetçi ve yeteneksel olarak öğretmen olduğu söylenir. Bu tanımlamada gerçek payı vardı(…) Birkaç hafta sonra fes kayboldu. Zaferini dünya kamuoyu önünde belli etmek için Mustafa Kemal, arkadaşı Edip Servet'i Mekke'deki büyük Pan İslam konferansına gönderdi. Burada bütün Müslüman ülkelerin temsilcileri vardı: Arabistan, Hindistan, Malezya Devletleri, Mısır, Libya, Tunus ve Fas. Aralarından bazıları koyu inançlı idi. Entarili ve sarıklı adamlarla çelişki hâlinde. Edip Servet kongreye kruvaze bir elbise ve melon şapka ile katıldı. "Mustafa Kemal'in itibarı o kadar yüksekti ki, “ne öldürüldü, ne de hakarete uğradı" demektedir, Armstrong. Fes savaşı kazanılmıştı. Bir kere daha Mustafa Kemal iradesini kabul ettirmişti.”
Ne yazık ki Atatürk hakkında doğru, dürüst yabancı dilde yazılmış bir kitap olmadığı için dünya Atatürk’ü, Mechin’in alıntı yaptığı Armstrong’un “Bozkurt, Kemal Atatürk’ün Yaşamı” adlı yapıtında yazdıklarından tanıdı. Sadi Borak yıllar sonra “Atatürk'ün Armstrong'a Cevabı, "Bozkurt" Kitabındaki Yanlışlar ve Çarpıtmalar” adlı derlemesinde şunun altını çiziyor: “Bozkurt, bir psikolojik savaş kitabıdır. En önemli özelliğinin Cumhuriyet'i, Cumhuriyet Devrimleri'ni ve devrimcileri karalamak olduğunu söyleyebiliriz. Bir yanda inkâr edilemeyecek askeri başarılar vardır. H.C. Armstrong bu askeri başarıları yazdıktan sonra, sözü kitabın asıl amacı olan Cumhuriyet Devrimleri'nin ve Mustafa Kemal ile arkadaşlarının karalanmasına getiriyor. Döne döne işlediği iki konu vardır. Birinci olarak, "Mustafa Kemal tipik bir doğulu despottur". İkinci olarak, "Türk toplumu çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma yeteneği olmayan geri bir halktır” yorumunu yapıyor.
H.C. Armstrong istemese de “Bozkurt, Kemal Atatürk’ün Yaşamı” adlı kitabında gerçekleri yazmak durumunda kalıyor: “(Atatürk) Bilginin yalnız sağlık ve bolluğun değil, aynı zamanda ulusal yücelişin de kapılarını açarken, cehaletin hastalık ve yoksulluğa yol açtığını söylemişti. En tanınmış reformlarından olan şapka reformu bile aslında onun halkın eğitimine yönelik derin ilgisinin bir tezahürüydü. Türkler'i feslerini bırakmaya zorlayışı, onun eğitsel şok tedavisinin bir parçasıydı. Aslında bir adamın kafasının üstüne ne giydiğiyle değil, kafasının içindekilerle ilgileniyordu.”
Seçtiği sözcüklerle karalamaya ve aşağılamaya çalıştığı Atatürk’ün başarısını yadsıyamayan Armstrong sözlerini şöyle sürdürüyor: “Öncelikle, başlatmış olduğu yıkım çalışmalarını tamamlamaya girişti. Türkiye'yi çürümüş geçmişinden koparmalıydı; bütün molozları temizlemeliydi. Siyasal yapısını tamamen değiştirmişti bile; monarşiyi cumhuriyete dönüştürmüş, bir imparatorluğu küçük bir ülkeye indirmiş, dinsel bir devleti laikleştirmiş, Halife-Padişah'ı kovmuş ve Osmanlı İmparatorluğu'yla bağlantıyı tümüyle reddetmişti. Artık bir bütün olarak halkın zihniyetini -onları geçmişlerine ve doğulu terbiyelerine bağlayan eski düşüncelerini, alışkanlıklarını, giyinişlerini, tavırlarını, adetlerini, konuşma tarzlarını, yaşamlarının en mahrem ayrıntılarını- değiştirmeye girişmeliydi. Bu, siyasal yapıyı yeniden kurmaktan çok daha zor olacaktı. Kendisi de “Düşmana galip geldim, ülkeyi fethettim. Halkı fethedebilir miyim?” şeklindeki sözleriyle, bu güçlüğü dile getirmişti. Fes kaldırılmalıydı. Çünkü fes, Osmanlı ve Müslüman olmanın resmi damgasıydı. Mustafa Kemal'in eylem çizgisi kendine özgüydü. Şiddetli bir muhalefetin doğacağını biliyordu. Doğrudan doğruya her Türk için en derin anlamda kökleşmiş uyum duygusuna darbe indirmekteydi. İhtiyatla hareket etti. Muhafızlarına siperli kasketler giydirdi. İtiraz görmeyince bütün ordunun bunları kullanması için genelge yayımlayarak, kasketin güneş ve yağmurda eski fese göre ne kadar avantajlı olduğunu anlatacak danışmanlar gönderdi. Askerler kaskete itiraz etmediler. Artık ordudan emin olarak, halkı da festen döndürmeye girişti Karadeniz kıyısına bir seyahat yaptı. Kastamonu'da bir halk toplantısı düzenledi ve kendisi bu toplantıya bir şapkayla katıldı. Halkın şaşkınlıktan soluğu kesilmişti. ABD Başkanı ya da İngiltere Kralı mahkum elbisesiyle halk içine çıksaydı, ülkelerinde aynı etkiyi yaratırlardı. Sıradan bir Türk için şapka, canavarlığın damgası, iğrenç, melun Hıristiyanların ve yabancıların simgesiydi.”
Atatürk’ün ne kadar korkusuz olduğunun altını çizen Armstrong dayanamayıp bu sözlerine Atatürk’ün başarısızlığa uğradığını, zora başvurduğunu ekliyor: “Mustafa Kemal fiziksel anlamda olduğu kadar zihnen de korkusuzdu. Fes yerine şapka giymek ve halk toplantısına böyle katılmak, rahatlıkla maskaralık olarak değerlendirilebilirdi. Kalabalık onunla alay edebilir, ona gülebilirdi. Fiziksel şiddetle karşılaşmaktan korkmadığı gibi, alay edilmekten de çekinmiyordu. “Eğer uygar bir halk olacaksak" dedi, "uygar, uluslararası kabul görmüş giysileri giymeliyiz. Fes, cehaletin simgesidir." Yolculuk ettiği her yerde, başındaki şapkasıyla aynı sözleri vaaz etti. Ama başarılı olamadı. Kamuoyu şok halindeydi. Şapka giymiş olan birkaç adam öylesine seçkin ve azametli kişilerdi ki, sonunda halk fesine geri döndü. Halkı ikna etmekte başarılı olamayan Mustafa Kemal, zora başvurmaya karar verdi. Eğer şapkayı kendi iradeleriyle giymiyorlarsa, zorla giyeceklerdi. Emirleri üzerinde parlamento hemen fesi yasaklayan ve fes giymenin suç oluşturacağını bildiren bir yasa çıkardı. İki gün sonra her kentte ve her köyde, polis sokaklarda fes giymiş insanların başındaki fesleri topladı. Karşı koyan, hatta sızlananlar hapse atıldı. Bütün ülkeden büyük bir öfke homurtusu yükseldi. Pazara gelen köylüler, fesleri kafalarından çekilip alındığında karşı koydular. Eve başı açık, bir Müslüman için utanç verici bir durumda dönmek zorunda kalmak - bu çok gurur kırıcı bir şeydi- istemiyorlarsa, korkunç fiyatlarla o nefret ettikleri şapkalardan satın almaları gerekiyordu”.
Türkiye’nin çağdaş dünyanın bir parçası olmasını içlerine sindiremeyenlere katılan Armstrong Atatürk’ü despotlukla suçluyor: “Mustafa Kemal'in müşfik öğretmen rolünden acımasız despot rolüne geçmesi pek hızlı oldu. “Devrimler dökülen kanlar üzerinde yükselmelidir” dedi. “Dökülen kanlar üzerinde temellenmeyen bir devrim, kalıcı olmayacaktır.” [TBMM’de fesi savunan konuşama yapan] Nureddin Paşa'yı Meclis'ten ihraç etti. Ülkenin dört bir yanına askeri birliklerle beraber İstiklal Mahkemeleri gönderdi. Bunlar yüzlerce Türk'ü astı, kurşuna dizdi ve dayak cezasına çarptırdı. Direniş söndü. Her Türk kendine bir şapka bulmak için sağa sola koşuşmaya başladı(…) Gazi'nin emirlerine uyan, onları hapishanelere düşmekten, dayaktan ve cellattın ilmeğinden koruyacak olan, kenarlı ne buldularsa başlarına giydiler. Fes yok olmuştu; tehlikeli fes, ortadan kaldırılmıştı. Türkiye'deki herkes artık şapka giyiyordu.”
Sabırlı, kararlı ve cesurdu Atatürk. O günlerin tanığı Şevket Süreyya Aydemir Atatürk’ün “En Cüretli Hareketi” diye yazıyor: “Mustafa Kemal, devletin ordusunda bir askerken, hükümdarına başkaldırdı. "Ferd-i Mücahit" olarak milletin bağrına yaslandı. Ordular düzenledi. içeride sarayın ve Padişahın beslediği isyan ve irtica kuvvetlerine, dışarıdan "bütün bir cihan-ı husumet"in, bütün bir düşmanlık dünyasının arka verdiği istifa ordularına karşı koydu. Meydan muharebeleri kazandı. Nihayet yeni bir devlet kurup onun başına geçti. Bütün bunları 4 yıl gibi kısa bir zamana sığdırdı. Fakat acaba Mustafa Kemal'in hayatında en cüretli hareketi neydi? Bu soruya verilecek cevaplar elbette ki çeşitlidir. Ama bize kalırsa onun bütün kararları, atılışları, dev çıkışları arasında en cüretli hareketi, kendi milletine, hem de bir inkılap anlamı ile, şapkayı milli serpuş olarak kabul ettirmekteki karar ve cesaretidir. Gerçi şapka nihayet başa giyilecek basit bir şeydir. Önemsiz gibi görünen maddi bir kıyafet unsurudur. Hatta 28 Kasım 1925 tarihli Şapka kanununda bile, zaten milletin giymekte olduğu şapkanın milli serpuş olarak kabul edildiği yazılır. Fakat gerçek öyle değildi. Gerçi o güne kadar giyilen fesin bir Türk serpuşu olmadığı, bunun, 1826'da yeniçeriliğin kaldırılması hareketleri sırasında, Rumlardan alınarak benimsendiği malumdur. Ama zamanla Türk-Müslüman toplumunda fes ve şapka o hali almıştı ki, şapka gâvurluğun, Hıristiyanlığın işareti haline gelmişti. Mutaassıp olmaktan ziyade cahil olan Türk-Müslüman toplumuna şapka giydirmek, onu Hıristiyanlaştırmak gibi tahriklere elverişliydi. Hulasa şapka hareketi aslında, yeni Türkiye'de kıyafetin batı düzenine yöneltilişi yolunda tabii bir mana taşımakla beraber, uygulamada hiç şüphe yok ki halkın yerleşmiş, kökleşmiş duygularına karşıydı. Halkın bu kökleşmiş duygularına böyle taviz kabul etmez bir hamleye yöneliş, halkın yararına olsa bile, 'menfi reaksiyonlara en müsait bir hareketti. Bizce ve bu sebeplerle, Mustafa Kemal'in en cüretli çıkışı budur.”
Şuna dikkat çekiyor Şevket Süreyya Aydemir: “İnkılâpçının görevi, toplum düzenini, toplumun temel kanun ve kuruluşlarını yalnız gözlemek ve eleştirmek değildir. Onları yeniden kurmaktır. Bu bir gerçektir ki, hem inkılâbın, hem inkılâpçının tarifini, niteliğini de kendi içinde saklar. İstiklâl Savaşı, bir millî bağımsızlıkla yetinip, yapısında ve toplum düzeninde, hem de halka rağmen temel müdahalelere gitmeseydi, bugün tarihimizde teşkilatçı ve asker bir Atatürk’ten bahsedilirdi, ama bir Türk inkılâbından bahsedilemezdi.”
Falih Rıfkı Atay da nasıl zorlu bir süreçten geçildiğini “Çankaya” kitabında şöyle anlatıyor: “Eski Türkiye'de "Cumhuriyet" sözü "Şapka" sözü kadar kötü ve korkulu idi. Yobaz lügatindeki manası ile "gavurluk" mahiyetinde idi(…) İkinci Mahmut devrinde ulema ve softalarca "giyilmesi caiz olmayan" fes, İkinci Hamit devrinde yine ulema ve softalarca "din ve iman alameti" idi. Meşrutiyet'te Paris'te okuyan gençlerimizden biri, başlığı milliyet damgası sayarak fesini hiç çıkarmadığı için "Fesli Niyazi" diye anılırdı. Yine Meşrutiyet'te ödünç para aramak için Paris'e giden Maliye Nazırı Cavit Bey'in, her devirde taassup kışkırtıcılığı vazifesini yapan bir gazetede çıkan şapkalı resmi, İttihat ve Terakki Hükümeti'ni düşürme propagandasında ciddi bir yer tutmuştu(…) Mustafa Kemal bir Tatlısu Türk'ü değil, hür fikirli bir Türk devrimcisi idi. Fes ve şapka demek, medeniyet demek olmadığını pek iyi bildiğine şüphe yoktu. Fakat başlık değiştirmenin din ve iman değiştirme olduğu gibi batıl inanışlara saplanan ve mıhlanan bir kafaya, hiçbir ileri tefekkür ışığı vurmayacağını da bilirdi. Asıl mesele kafanın içindeki batıl inanışları söküp atmakta idi. Bu başlık değil, baş davası idi(…) İstanbul'un ileri kafaları arasında bile, Mustafa Kemal düşmanlığı yüzünden, bu kararı hoş görmeyenler olmuştur. Aralarında Cavit Bey'in de bulunduğunu anlatmışlardı. Bir şapkalı resminin gazetelerde çıkması, partisi hükümetinin düşme sebeplerinden olan eski Maliye Nazırı’na Mustafa Kemal kızmış[tı].”
Atatürk’ün ne kadar büyük bir iş başardığına dikkat çekiyor Atay: “Taassup ve din istismarcılığı pek ağır bir darbe yemişti. Asırların nice milyonlarda bir yetiştirmediği büyük inkılapçı her şeyden önce ve her şeyin üstünde büyük Türk ve şüphesiz son çağ Müslümanlığının en hayırlı adamı, Harun'lar ve Memun'lar devrinde eski Yunan ayarı bir medeniyet yaratan İslamlığı kafasından boğa boğa, karanlığa sürükleye sürükleye, nihayet yirminci asırda -Mustafa Kemal Türkiye'sinin on üç on dört milyon Türk'ü müstesna yüzlerce milyonluk geri bir kölelik sürüsüne çeviren taassubu yere çarpmakta devam ediyordu. Şapka, Kemalizm'i Osmanlı ıslahat hareketlerinden tavizci ve muvazaacı olmamak karakteri ile ayırır. Mustafa Kemal, denizkızı masalına inanmıyordu. Ya balık, ya insan vardır. Mustafa Kemal geri bir memlekette medeniyet meselesi halledilmedikçe hiçbir meselenin halledilemeyeceğini biliyordu. Şarklı-Garplıya inanmıyordu. Ya Şark, ya Garp vardır. Garp medeniyetinin temeli, hür tefekkürdür. Şapka bir başlık taklidi değil, tefekkür inkılabının bir sembolü idi. Bu inkılap, müspet ilme dayanan ilkokul eğitimi ile köyde halkın derin köklerine kadar inmeli idi. Ömrü buna yetmedi.”
Dünyadan, Osmanlı tarihinden örnekler veren Atay, Atatürk’ün asker olarak savaş alanlarındaki başarısının önder olarak uygarlık savaşında da aşağıda kalmadığını anlatıyor: "Büyük Petro, Rusları Asyalı geleneklerden kurtarmak ve Garplılaştırmak için kadınlı erkekli salon toplantılarına da önem verdi. Asilzadeleri bu toplantılara karıları ile birlikte gelmek zorunda bıraktı. Fakat toplantılarda kadınlar ve erkekler, hareketsiz ve sessiz, birbirlerinden ayrı otururlardı(…) Şark milletlerini Garplılaştırmakla, eski kıyafet ve başlıkları değiştirmek bir arada gitmiş, bu pek sathilere göre bir benzeme ve şekilde farksızlaşma, devrimcilere göre kafanın dışını değil, içini değiştirme sayılmıştır. Büyük Petro, Ortodoks Ruslara kalpak yerine şapka giydirebilmek için Moskova şehrinin etrafını topçu bataryaları ile çevirmişti. Tanzimat devri Osmanlıları da kıyafet ve başlık meselesinde çok güçlük çektiler ve yarım asırdan fazla yalnız sivil memur kadrosu ile büyük şehirlerin ileri cemiyetinde muvaffak olabildiler. Vakanüvis Lütfi Efendi, 1828 vakaları arasına şu hikayeyi sıkıştırır: Padişah, setre-pantolonun halk üzerinde nasıl bir tesir bırakacağını anlamak için, saray adamlarından Hüsnü Bey'le Avni Bey'i yeni kıyafete sokar ve çarşı içine salıverir. Bir Ramazan günü imiş: Halkın bu iki zamane züppesini bir parçalamadığı kalmış. Padişah, kabahati Hüsnü ve Avni Bey'lere yüklemek için, oruç yediklerini bahane ederek, ikisini de sürmüş. Yeni kıyafet nizamnamesi tamamıyla dini bakımdan yazılmıştı. Koyu Osmanlıcayı anlamayanlar pek çoğaldığı için, bu yazıyı bugünkü Türkçe ile hülasa edeyim: "(…) Padişah, tebaasını çeki düzen külfetlerinden kurtarmak niyetinde bulunmuş. Bu sadeleşme vücut ve keseye daha elverişli imiş. Osmanlılar, böylece, sefahatten ve israftan, fazla masraftan kurtulacaklarmış." Yeniçerilerden hiçbir hatıra bırakmamak için mezar taşlarındaki külahları bile kırdıran İkinci Mahmut, kaptan Hüsrev Paşa'nın kalyoncu neferlerine giydirdiği Tunus feslerini beğenmesi üzerine halkın da aynı başlığı kullanması için fermanlar çıkardı. Ulema ve softalar "şer'an fes giyilmek caiz olmadığına" dair dedikodu ettiklerinden Şeyhülislam değiştirilmiş ve birçok kimseler cezalandırılmıştı. İkinci Mahmut, ilk zamanları, cuma ve bayram alaylarına eski kıyafetle, yeni talim askerlerinin yanına da fes ve setre ile gidermiş. Kocaeli Milletvekili rahmetli Ali Bey'den işitmiştim. Büyükadalı rahmetli Hakkı Bey'e, Halide Edip Adıvar'ın babası Edip Bey nakletmiş: Topkapı Sarayı mahzenlerinde vesika aradıkları sırada bir yığın şapka bulmuşlar. Sultan Mahmut'un fes yerine şapka giydirmeyi düşündüğü, fakat buna cesaret edemediği manasını çıkarmışlar(…) Üçüncü Selim'in yakınlarından biri, efendisinin taassuptan durmayıp şikayet ettiğini görerek, bir gün demiş ki: "Padişahım şapka giyip, Frenk olduk deyip sokağa yürümekten gayri çare yoktur." İkinci Mahmut'un fesinden Atatürk'ün şapkasına kadar bir iki değişiklik daha olmuştur. Sultan Hamit, 1903'de, süvari ve topçu askerlerine kalpak giydirdiği sırada, ulema ve softalar "fesin din ve iman alameti olduğunu" ileri sürerek buna da itiraz etmişler. Geçen dünya harbinde Enver, bilhassa sıcak memleketlere giden kıtaları düşünerek, Kabalak adlı güneş-siperliği başlığı icat etmişti. Bunun adına Enveriye de denirdi. Kuvay-ı Milliye kalpaklı idi.”
“Atatürk İhtilali” adlı kitabında Mahmut Esat Bozkurt: “İhtilallerde zaman ve fırsat, taktik bakımından büyük önemi haizdirler. Fırsatı kollayan, zamanı intihapta isabet eden ihtilaller kayıp etmezler. Atatürk bu cihetlere çok dikkat ederdi. Zamanı çok güzel seçer, fırsatı asla kaçırmazdı. Zamanı gelmedikçe acele etmez, sabrederdi. Koruk sabırla helva olur. O kadar sabrederdi ki yerinden kıpramayacağına hükmedilirdi. Hakikatte prensiplerinden bir zerresini feda ettiği görülmemiştir. O, sabreder, sabreder; fakat bir de fırsatı ve zamanı ele geçirince, ihtilalin prensibini tatbikat alanına koymakta dakika geçirmezdi. Prensip tatbikata girince, onun aksi olan eskiliğin yerinde yeller eserdi. Cumhuriyetin ilanı böyle oldu. Şapka giymek, Laik devlet hep böyle oldu...” dedikten sonra “Vakıa (gerçekte) fes giymek bir mesele değildir. Fakat mesele fese bir kudsiyet veren, onu çıkarıp atmayı, mukaddesata hakaret sayan zihniyettir. Şapka giymek, işte böyle sakim bir zihniyeti, bir telakkiyi yerlere, çamurlara çalmak için zaruri idi. Bu zihniyet kaldıkça, bir nevi Hotantolar fetişizmi olan bu telakki devam edip gittikçe, hiçbir şey yapılamazdı. Şapka giymekle, ilerlemelere mani olan bu kara engel söküldü, yakıldı, yerin dibine geçirildi.. Büyük yürüyüş yolları açıldı.”
Atatürk’ün bireye ve topluma bakış açısı farklıydı. Onları yurttaş ve ulus olarak gördü ve onların da kendilerini böyle hissetmeleri için çabaladı. “Efendiler; yeryüzünde üç yüz milyonu mütecaviz İslâm vardır. Bunlar ana, baba, hoca terbiyesiyle, terbiye ve ahlak almaktadırlar. Fakat maalesef hakikat-i hadise şudur ki, bütün bu milyonlarca insan kütleleri şunun veya bunun esaret ve zillet zincirleri altındadır. Aldıkları manevi terbiye ve ahlak onlara bu esaret zincirlerini kırabilecek meziyet-i insaniyeyi vermemiştir, veremiyor. Çünkü hedef-i terbiyeleri millî değildir. Efendiler; millî terbiyenin ne demek olduğunu bilmekte artık bir gûna teşevvüş kalmamalıdır. Bir de millî terbiye esas olduktan sonra onun lisanını, usulünü, vasıtalarını da millî yapmak zarureti gayr-ı kabil-i münakaşadır. Millî terbiye ile inkişaf ve îlâ edilmek istenilen genç dimağları bir taraftan da paslandırıcı, uyuşturucu, hayalî zevaitle doldurmaktan dikkatle içtinap etmek lazımdır” diyerek çağdaş eğitim yolunu açtı.
Kul olmanın yanında bir de kalem, sapan yerine eline silah tutuşturulan akıl tutulmasına uğratılan yurttaşı emir esirliğinden kurtarmak gerekiyordu. Her fırsatta halkın içinde olmaya onlara değerli olduklarını hissettiren Gazi Adana’da 1923 yılında daha Cumhuriyet ilan edilmeden çiftçilere sordu: “Milletimizin içinde bulunduğu bu gafletin sebebi aslisi nedir? Bu millet ki asırların gafleti içinde en nihayet gözünü açtığı zaman, kendini adem mezarının kenarında bulmuştu. Bir an ve bir adım daha, artık ebediyen gözünü açmamağa mahkûm kalacaktı. Bundan sonra inşallah milletin intibah gözleri bir daha kapanmayacak, artık bundan sonra o gözler nurlu, şuleli ve dikkatli kalacaktır. Fakat bunun böyle olmasını temin için eski halin sebebi aslisini aramak ve bir daha tekerrürüne meydan bırakmamak lâzımdır. Bizi mezara götüren o sebebi asli nedir?” Yanıtı da aldı: “Bunu hiç şüphesiz mahiyeti idaremizde aramalıdır. Demin arkadaşımız Ramazan Ağa çok güzel izah etti: “Ben hiç mektep, medrese görmedim, cahilim kusura bakmayın” dedi. Keşke mektep, medrese görmeyenlerin hepsi Ramazan Ağa gibi olsaydı. Çünkü kendileri çok âlimce ve daha hakikî malûmat sahibidir. Ümmî olan Ramazan Ağa, cahil olmadığını demin müsahabemiz esnasında pek güzel ispat etti. Ezcümle demiştir ki: “Eski Osmanlı hükümeti sopaya malikti. Biz çalışırız, mahsulâtımızı elimizden alırlar. Yine karşımızda sopayı görürdük. Dinleyecek makam yoktu, işitirdik birtakım insanların sarayları, cariyeleri varmış, onların başında sultan varmış. Meğer bizim bütün mal ve mülkümüz onlarınmış. Bizi her şeyden mahrum eden meğer o saraylar, o sultanlarmış.” Evet arkadaşlar, o saraylar ve o sarayların etrafını çeviren hainler asırlarca bu milleti gaflette bıraktılar; onu nura koşmaktan menettiler. Onlar bu milleti ve bu memleketi yalnız iki zamanda düşünürlerdi. Biri paraya, diğeri askere muhtaç oldukları zaman! Bir baştan memleketi soyarlar, diğer yandan milletten aldıkları askerle Viyana‘yı, Mısır‘ı, İran‘ı zabt için fütuhata kalkarlardı. Halbuki milletin o fütuhatta hiçbir emeli millîsi, arzuyu vicdanisi ve menfaati yoktu. Onların hırsı, onların şan ve şerefi için, bu milletin evlâtları bir daha dönmemek üzere onların arkasından sürüklenirlerdi. Sonra onların, saraylardaki debdebe ve dârâtı temin için paraya ihtiyaçları vardı. Bu parayı milletten sopa ile alırlardı. Bütün bunların neticesi milleti fakre, harabiye, nihayet ölümün kıyısına götürdü. İşte bu tarzı idareye padişahlık idaresi denir. Arkadaşlar, bu idareyi bir daha dirilmemek üzere tarihe gömdük. Bugün eski idareden büsbütün ayrı yeni bir Türkiye devleti var. Bunu idare eden TBMM Hükûmeti‘dir. Kemali cesaretle diyebiliriz ki, bugün bir halk hükümetimiz vardır. Bu halkın mukadderatı artık ebediyen bu halkın elindedir. Vakıa bugün bu hükümetin bütün prensiplerini, bütün usullerini bu yeni idarenin icabatına göre tatbik edemedik. Lâkin insafla düşünmeli, yeni idarenin hayatı kaç seneliktir ve nasıl bir zamanda doğdu ve nasl şeraitle büyüdü? Arkadaşlar, bir hükümet iyi midir, fena mıdır? Hangi hükümetin iyi veya fena olduğunu anlamak için, hükümetten gaye nedir? Bunu düşünmek lâzımdır. Hükümetin iki hedefi vardır. Biri milletin mahfuziyeti, ikincisi milletin refahını temin etmek. Bu iki şeyi temin eden hükümet iyi, edemeyen fenadır. Eski Osmanlı hükümeti bu iki gayeyi temin etmiş midir? Bu suale kemali katiyetle verilecek cevap menfidir. O hükümet bir defa milleti muhafaza edemediği gibi, daima ve daima kırdırmıştır. Bilir misiniz, yalnız son kırk beş seneden beri Yemen‘de mahvolan askerilerimiz ve dönmeyen evlâtlarımızın adedi bir buçuk milyona karibdir? Balkanları, Suriye‘yi, şurayı, burayı düşününüz. Birçok yerlerde bekçilik yapmak için öldürülen hadsiz, hesapsız evlâtlarımızı düşününüz. O hükümetin bu milleti nasıl doğrattığını anlarsınız. O hükümet birinci gayesini yapamadı. Bari ikinciyi yaptı mı, bari kalanlar mesut ve zengin midir? Bunu hiç düşünmeğe mahal yok. Maatteessüf memleket baştan nihayete kadar harâbezardır. Her yerde baykuşlar ötüyor. Milletin yolu yok, serveti yok, hiçbir şeyi yok. Bütün millet acınacak bir fakrü sefalet içindedir. İşte eski tarzı hükümet milleti bu halde bıraktı. Çiftçi arkadaşlar, herkes sizler gibi vicdanlı, saf ve nezih kalpli olsaydılar onlara eski hükümetin fenalığım anlatmağı zait addederdim. Fakat kendisini malûmatlı zanneden birtakım akılsız ahmaklar, vicdansız hainler var. Bunlar benim fena olarak izah ettiğimi, size iyi olarak anlatacaklardır. Onlara verilecek cevabın ne olması lâzım geldiğini sizlere terk ediyorum.”
Yol ayrımındaki Türkiye’yi zor kullanarak değil saygı, sevgi, güven saçarak çağdaş uygarlığa doğru hep birlikte yürümeye davet etti, Atatürk. Bunun tanığıydı, Kılıç Ali: “Atatürk, milletine fikir ve kanaatlerini kabul ettirmek için hiçbir zaman cebir vasıtasına müracaat etmezdi, etmedi. O, memleket için faydalı ve hayırlı gördüğü her fikrini halka izah ederek, mantık yolu ile, ikna kabiliyetini kullanarak kabul ettirmeyi kendisine prensip ittihaz etmişti.”
ilk kez giyildiğinde “dine ve imana” saldırı olarak görülen sonra siyaset ve dinin simgesine dönüştürülen fes Osmanlıyı çağdaşlıktan ayıran hapishane oldu. Asım Gündüz anlatıyor: “Lozan görüşmelerinin kesildiği günlerdeydi. Atatürk bütün komutanları İzmir’de toplamış. onlarla barış anlaşmasından sonra yapılacak işleri görüşmüş. onlardan istiklal savaşında olduğu gibi inkılapları gerçekleştirirken de yardım edeceklerine dair söz almıştı. Atatürk, elbette fesi atıp şapka giyeceğiz, eski harfler yerine Latin alfabesini getireceğiz, medreselerin köküne kibrit suyu ekeceğiz demiyordu. Bizlere şöyle demişti: “Üçüncü Selim'den itibaren başlayan yenilik hareketleri, taassubun çelmesiyle daima yıkılıvermiştir. Şimdi önümüzde bir ufuk açıldı. Savaşı kazandık, barış da olacak. Eğer yüzümüzü hala batıya çevirmez, batının yeniliklerini ve ileri hamlelerini kabul etmezsek, bu millet yine o köhne müesseselerin elinde eski haline dönecek, daha çok kurtuluş savaşları vermek zorunda kalacaktır. Bizim döktüğümüz alın teri ve verdiğimiz şehit kanları boşa gidecektir. Bunun boşa gitmemesi, sizlerin gayret ve himmetlerine bağlıdır. Memleketi düşman işgalinden kurtardığımız gibi, cehalet ve taassubun elinden de kurtarmada bana yardımcı olursanız, bu millet ölmezliğini bir defa daha ispat etmiş olacaktır.” Bütün orada bulunanlar, Mareşal Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, İzzet Çalışlar, Kemalettin Sami Gökçen, Kazım Özalp, Ali Hikmet Ayerdem, Şükrü Naili Gökberk, Mehmet Emin Koral… Mustafa Kemal'e kendisini desteklemek için söz vermiştik. İşte ordunun desteğini daima yanında bulması sonucudur ki, inkılaplar süratle gerçekleştirilmiştir.”
Atatürk’ün gençliğinden beri çağdaşlaşma konusunda tutumunu belli ediyordu. Kazım Özalp anılarında anlatıyor: “31 Mart Olayı'ndan birkaç ay sonra Rumeli'ye dönmüştük. Mahmut Şevket Paşa Harbiye Nazırı olarak İstanbul’da kalmıştı. Mustafa Kemal, Üçüncü Ordu Erkanıharp'i görevine devam ediyordu. Bir süre sonra Arnavutluk'ta bir isyan çıktı, oraya yollanan kuvvetler yetersiz kaldı. Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa Eylül 1910'da Selanik'e gelerek yeni bir kuvvet hazırlamaya ve başına geçmeye karar verdi. Mustafa Kemal'le beraber, ben, sınıf arkadaşım Nuri Conker, Kara Vasıf Karakol, Şükrü Naili Gökberk ve [şehit] Bahabettin [Paşa] Beyler karargahta görevlendirildik. İsyanın bastırılması birkaç ay sürdü. Arnavut halkın elindeki bütün silahları toplattık. Karargah ile dönerken bir gün Deçan Manastırı'run yanında dere kenarında mola vermiştik. Subayların giyimleri gerçekten çok kötü idi. Özellikle püskülü kopuk, kalıbı bozuk fesler disiplinli bir subay giyimine hiç yakışmıyordu. Mahmut Şevket Paşa, "Bu serpuş işine bir çözüm bulunmalıdır" görüşünü ortaya attı ve fikrimizi sordu. Mustafa Kemal hiç beklemeden "Şapka kabul edilmelidir" cevabını verdi. Her zaman batılılaşmaya önem veren Mustafa Kemal'in bu cevabı Mahmut Şevket Paşa'ca hiç beklenmiyordu. Paşa'ya göre bu atılım çok cazip olmakla beraber tepki uyandırabilirdi, bu fikri ortaya atmak biraz erkendi, belki bir geçiş yapmak daha faydalı olacaktı. Uzun tartışmalar yaptık. Sonuçta subaylar için kalpak, erler için kumaştan yapılmış siperliksiz başlıklar uygun görüldü. En azından orduyu festen kurtaracaktık. Kahverengi kalpak giymeye karar verdik. Mustafa Kemal'e göre bu bir yarım tedbirdi, ancak bir geçiş olabilirdi. "Bir gün gelecek asker, sivil, hepimiz şapka giyeceğiz" diyordu..
Erzurum Kongresi günlerinde bile ileride doğup parlayacak Türkiye’yi düşünüyordu, Atatürk. Mazhar Müfit Kansu şöyle yazıyor: “Paşa, emirber Ali'ye seslendi: “Ali, kahve yap bize.” Ali kahveleri getirinceye kadar, Süreyya Yiğit’in: “Muvaffak olduktan sonra dahi iş bitmiyor Paşam, memleketin namütenahi çalışmaya ve inkılaplar vücuda getirmeye ihtiyacı var” şeklindeki mütalaası ile mevzu, memleketin sosyal bünyesine intikal etti. Paşa vatanın kurtulmasından sonra Cumhuriyet ilanının şart olduğu hakkındaki mütalaa ve inanını bir kere daha sağladıktan sonra: “Mazhar not defterin yanında mı?” diye sordu. “Hayır Paşam!” dedim. “Zahmet olacak amma, bir merdiveni inip çıkacaksın. Al gel” dedi. Nerede ise sabah olacaktı. Fakat onun yanında iken dünya, gecesi gündüzü olmayan bir alemden ibaretti. Binaenaleyh, uyku ihtiyacı da yoktu. Hemen aşağıya indim. Not defterini alıp geldim. O, hatıra defterime ve günü gününe her hadiseyi not edişime hem memnun olur, hem de bazen latife etmekten kendisini alıkoyamazdı. “Hafızalarımız zayıfladığı zaman Mazhar Müfit’in defteri çok işimize yarayacak” derdi. Defteri getirdiğimi görünce, sigarasını birkaç nefes üst üste çektikten sonra: “Amma bu defterin bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar mahrem kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir de sen bileceksin. Şartım bu...” dedi. Süreyya da, ben de: “Buna emin olabilirsiniz Paşam…” dedik. Paşa, bundan sonra: “Öyle ise önce tarih koy!” dedi. Koydum: 7-8 Temmuz 1919. Sabaha karşı. Tarihi sayfanın üzerine yazdığımı görünce: “Pekala... yaz!” diyerek devam etti: “Zaferden sonra şekl-i hükümet Cumhuriyet olacaktır. Bunu size daha önce de bir sualiniz münasebetiyle söylemiştim. Bu bir. İki: Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince icap eden muamele yapılacaktır. Üç: Tesettür kalkacaktır. Dört: Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir.” Bu anda gayri ihtiyari kalem elimden düştü. Yüzüne baktım. O da benim yüzüme baktı. Bu gözlerin bir takılışta birbirine çok şey anlatan konuşuşuydu. Paşa ile zaman zaman senli benli konuşmaktan çekinmezdim. “Neden durakladın?” deyince: “Darılma amma Paşam, sizin de hayalperest taraflarınız var” dedim, gülerek. “Bunu zaman tayin eder. Sen yaz…” dedi. Yazmaya devam ettim. “Beş: Latin hurufu kabul edilecek.” “Paşam kafi… kafi…” dedim ve biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir insan edası ile: “Cumhuriyet ilanına muvaffak olalım da üst tarafı yeter!” diyerek, defterimi kapadım ve koltuğumun altına sıkıştırdım. İnanmayan bir adam tavrı ile: “Paşam sabah oldu. Siz oturmaya devam edecekseniz hoşça kalın…” diyerek yanından ayrıldım. Hakikaten gün ağarmıştı. Süreyya da benimle beraber odadan çıktı. Fakat, burada ve bu anda hadiselerin beni nasıl tekzip ve Mustafa Kemal'i teyit ettiğini, daha doğrusu Mustafa Kemal'in beni nasıl bir cümle ile hapt ve mahcup ettiğini itiraf etmeliyim. Çankaya'da akşam yemeklerinde birkaç defa: “Bu Mazhar Müfit yok mu, kendisine Erzurum'da tesettür kalkacak, şapka giyilecek, Latin hurufu kabul edilecek dediğim ve bunları not etmesini söylediğim zaman defterini koltuğunun altına almış ve bana hayalperest olduğumu söylemişti” demekle kalmadı, bir gün mühim bir ders de verdi. Şapka inkılabını ilan etmiş olarak Kastamonu'dan dönüyordu. Ankara'ya avdet ettiği anda otomobille eski Meclis binası önünden geçiyor, ben de kapı önünde bulunuyordum. Manzarayı görünce gözlerime inanmadım. Kendisinin ve yanında oturan Diyanet İşleri Reisinin başında birer şapka vardı. Kendisi. neyse ne? . Fakat, kendisini karşılamaya gelenler arasında bulunan Diyanet İşleri Reisine de şapkayı giydirmişti. Ben hayretle bu manzarayı seyrederken, otomobili durdurttu, beni yanına çağırdı ve birden: “Azizim Mazhar Müfit Bey, kaçıncı maddedeyiz? Notlarına bakıyor musun?” deyiverdi! Bu bir latifeydi, fakat, mahcup eden bir latife. Ve hakikaten bu büyük adam geceleri gündüzlere katarak düşünmeyi, milli bünyenin tahammülünü bilmiş, her şeyin zamanını hesaplamış ve zamanı iradesine ram edebilmişti Benim o gün hayal ve masal diye karşılayarak not ettiğim her madde, zamanla birer hakikat abidesi olarak karşımda bütün endamı ile boy gösteriyordu.”
Yayına hazırladığı “Muhafızı Atatürk’ü Anlatıyor, Emekli General İsmail Hakki Tekçe'nin Anıları” kitabında Hasan Pulur “Mustafa Kemal'in “güneş siperli başlık” dediği şapkayı da Türkiye'de ilk defa kim ve kimler giymişti bilir misiniz? Muhafız Alay Kumandanı İsmail Hakki Tekçe ve arkadaşları. Hem de Atatürk'ün bu [Kastamonu’daki] konuşmayı yapmasından çok önce” diyerek Tekçe’den aktarıyor: “1925 yılı Ocak ayında İstanbul’a gitmek için Atatürk'ten izin istedim. İstanbul’a gelirken hep, evvelden beri düşündüğüm bir şeyi tatbik etmeyi tasarlıyordum. Yıllardır şöyle düşünürdüm. Iran ve Afganistan ordularında subaylarla erler vizyerli kasket ve şapka giyiyorlardı. Biz Asya ile Avrupa’nın ortasındaydık. Batı’ya bu memleketlerden daha yakındık. Buna rağmen sarık, takke, fes, kalpak, kabalak, aklımıza ne gelirse onu kafamıza geçirmiştik. Bu beni çok düşündürüyor ve içimden 'ne zaman başımıza bir şapka giyersek, medeniyete daha çok yaklaşmış olacağız diyordum. İstanbul’da bu işe kendi çapında bir hal çaresi bulmaya karar verdim. Bahçekapı’da şimdi yıkılmak üzere bulanan "Bi-Ba-Bo"nun bulunduğu yerde, ”Andelip” adında plak satan, kabalak yapan bir adam vardı. Ona gittim, “Bana vizyer yapacaksın” dedim. “Fermejüplü olacak” Kabalakların üzerine takacağım!” Adam neredeyse yerinden hoplayacaktı: “Yapamam” “Niye yapamazsın?” “Ben, Enver Paşa zamanında Enveriyelerin önüne yarım santim bir şey yapmak istedim de o zamanki Merkez Kumandanı Cevat Bey beni Bekiraga Bölüğü’ne atıp hapsettirdi. Bir daha mi?” Adam korkmakta haklıydı. Kendisine teminat verdim. “Bu yapacağın vizyerleri burada giydirmeyeceğim” dedim. “Hem bir değil, yirmi tane yapacaksın. Sana söz veriyorum başına bir dert gelmeyecek." Adamı güç hal razı ettik. Yirmi kadar vizyer yaptırıp, iznim bitince Ankara'ya döndüm. Hemen Mustafa Kemal Paşa’nın yanına çıkıp, geldiğimi bildirdim. “Otur bakalım!” dedi. “İstanbul’da ne var, ne yok?” “Ne olsun Paşam? Malum-u devletiniz İstanbul bir cennet.” Atatürk güldü: “Başka cennet var mi?” Sonra şuradan buradan konuşmaya başladık. Orada Nuri Conker, Mahmut Soydan, Salih Bozok ve birkaç kişi daha var. İçim içime sığmıyor. Vizyerleri söyleyeceğim, ama lafa nasıl girsem... Konuşuyorum ama kafam hep orada. Paşa bende bir şey olduğunu anladı. “Bana bak çocuk!” dedi, “Sende bir şey var! Nedir, söyle bakayım!” Rahmetli sanki karsısındakilerin içini okurdu. Hemen lafa girdim: “Paşam, memleketimiz Batı’ya daha yakın olduğu halde, hala kalpakla, kabalakla, fesle, sarıkla, takkeyle dolaşıp duruyoruz. Hâlbuki Iran, Afgan ordularında şapka giyiyorlar. Ben de İstanbul’da kabalağıma göre bir vizyer yaptırdım.” Atatürk bayağı meraklanmıştı: “Nerede bu vizyerli kabalağın?” “Dışarıda Paşam!” “Haydi git, giy, gel, göreyim!” Subaylarımı, vizyerli kabalak giymeye alıştırma planım çok hoşuna gitmişti. “Baş üstüne” deyip dışarı çıkarken birden aklıma geldi: “Efendim müsaade ederseniz durumu bir kere de Milli Savunma Bakanı Fethi Okyar’a...” Elini kaldırıp sözümü kesti: “Lüzum yok! Sen devam et!..” Hemen dışarı çıktım. Vizyeri kabalağa takip içeri girdim ve kendisini selamladım. Bir müddet beni süzdükten sonra sordu: “Peki bu isi nasıl yapacaksın?” Onu da düşünmüştüm. Paşa’nın böyle bir soru soracağını tahmin etmiş ve cevabimi hazırlamıştım: “Efendim! önce subaylarıma talimde giydireceğim. Sonra atlı bir tatbikat yapacağım. Cebeci'den Ankara’nın içerisine gireceğim. Samanpazarı'ndan, Karaoğlan Çarşısı’ndan, Meclis'in önünden geçerek, istasyona gideceğim.” Bunu söylerken kendisine dikkat ediyordum. Dediklerimi beğenmişti. Sordu: “Sonra ne olacak?” “Sonra, yavaş yavaş .bu vizyerli kabalakları başlarında unutup evlerine gitmeye başlay