Silifke Taş Köprü ya da Roma Köprüsü kentin simgesidir. 2000 yıllık yapı nelere tanık olmadı ki. Üzerinden kimler geldi, kimler geçti.Ne yağmurlar, seller, fırtınalar atlattı. Efsanelerin ve şiirlerin ilham kaynağı olan Taş Köprü yakın zamana kadarinsana ayrı bir tat verirdi. Bakım onarım adına söküldü, yıkıldı. Eskinin yerine yenisi yapıldı. Artık o tarihi Roma Köprüsü değil. Üzerinden zorunlu olarak geçtiğimde, uzaktan da olsa baktığımda geçmişe ihanet duygusuna ister istemez kapılıyorum.
İnsan zaman geçince alışıyor. Boşuna demiyor Nazım Hikmet "diyorsun;/ 'yaşıyamam! '/ yaşarsın karıcığım,/ kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda;/ yaşarsın kalbimin kızıl saçlı bacısı/ en fazla bir yıl sürer/ yirminci asırlılarda/ ölüm acısı” ya da Musa Eroğlu’nun sözleri Abdurrahim Karakoç’a ait yanık türküsündeki“Unutmak kolay mı? ” deme/ Unutursun Mihriban’ım./ Oğlun, kızın olsun hele/ Unutursun Mihriban’ım./ Zaman erir kelep kelep../ Meyve dalında kalmaz hep./ Unutturur birçok sebep/ Unutursun Mihriban’ım./ Yıllar sinene yaslanır/ Hâtıraların paslanır./ Bu deli gönlün uslanır.../ Unutursun Mihriban’ım./ Süt emerdin gündüz-gece /Unuttun ya, büyüyünce.../ Ha işte tıpkı öylece/ Unutursun Mihriban’ım./ Gün geçer, azalır sevgi/ Değişir her şeyin rengi./ Bugün değil, yarın belki/ Unutursun Mihriban’ım./ Düzen böyle bu gemide/ Eskiler yiter yenide./ Beni değil, sen seni de/ Unutursun Mihriban’ım.”
Taş Köprü’den karşıya eski Silifke’ye geçtiğimde Menteş Kundura’nın o tarih kokan dükkanın camında “kapatıyoruz” yazısını görünce yüreğim burkuldu. Ayaklarım geri gitmek istedi. Gözlerimi ovuşturdum. Rüya olsun istedim. Kendimi zor topladım. Kapısına vardığımda daha da kötü oldum. 50-60 yıldırayakkabılara ev sahipliği yapan ahşap terekler boşalmıştı. Silifke’nin yakın geçmişinde hep ikinci keman olmayı yeğleyerek, onun sayesinde boy boy fotoğrafta yer alanların arkasında duran Yalçın Menteş yoktu. Dükkân satılığa çıkmıştı.İçimden “iyi ki Yalçın yok! Olursa ne diyeceğim!”. Çıktım nereye gideceğimi bilemedim. Kendimi Tevekkül Sultan Türbesi’nin önünden Gastronomi Sami Göksu Konağı’na zor taşıdım. Konağın arka bahçesinde dayanamadım ağladım. Otuz yılda portakal, limon, turunç kokan, herkesin birbirini tanıdığı bir taş, toprak dokulu, sokaklarında çocukların oynadığı, evlerden hayatın sıcaklığının aktığı bir dünyadan hapishaneleri andıran beton yığınlarına dönüşen bir kentte dönüşen Silifke.
Aklıma yıllar önce eylül ayında Mübadele ile Yunanistan’a gitmek zorunda kalan ve orada Yeni Silifke diye bir kent kuran Silifkeliler geldi. Yıllar sonra doğup büyüdükleri kentte gelmişlerdi. Aya Tekla’dan çıktıktan sonra evlerini görmek istediler. Turizm eski Müdürü Celal Taşkıran, son müdürü Hüseyin Kurt ile birlikte götürdük. Daha sokağın başında araban inen adını unuttuğum Silifkeli oturup ağlamaya başladı. İleride evini gördü. Bahçe kapısının önündeki ağacı gördü. Hüngür hüngür ağladı. Biz içten içe ağladık. Silifkeceyaşadıkları acıları orada da, burada da olamamanın yani yersiz yurtsuzluğun yakıcı üzüntüsünü anlattıkça anlattı.
Yunanistan’dan gelen Silifkelinin önünde ağlayacağı bir sokağı , bir evi, ağacı vardı. Ya bizim? Daha bir kaç ay önce Silifke’nin değerli bir entelektüeli, Türk Tarihi, Kur’an’ı Kerim uzmanı, ressamı olan Eczacı Atilla Kırmacı sessiz sedasız göçüp gitmişti bu dünyadan.Göz yaşları akıl tutulması ve yürek yangınını söndüremiyor…