Sabah işe başlamadan önce kahvemi aldım.
Ulusal gazetelere baktım, sonra şehir şehir yerel basına göz gezdirdim. Kim gündemi nasıl tutuyor, hangi şehir neyi konuşuyor diye merak ettim. Bir yandan da “Bugün ne yazmalıyım?” diye düşünüyordum.
***
Manşetler çok tanıdıktı.
Ulusaldan yerele neredeyse herkes, İstanbul Ümraniye’de vahşice öldürülen, ardından Şişli’de bir çöp konteynerine atılan Özbekistan uyruklu Durdona Khokimova cinayetini yazmış. Kadınlar İstanbul Şişli ve Ankara’da isyanla sokaklara dökülmüş. Boşanmak isteyen Sibel Külah kocasının başından aşağı kezzap dökmesiyle ağır yaralandı, yoğun bakımda ölümle savaşıyor.
Bir başka cinayet, “yasak aşk” başlığıyla birinci sayfalarda yer bulmuş.
Ve bunlar sadece son 24 saat içinde gerçekleşmiş.
***
Güne başlarken kadın cinayetleri üzerine yazmak yoktu aklımda.
Benim zihnimde, Kadıköy’de yaralamalı bir saldırı sonucu hayatını kaybeden 15 yaşındaki Mattia Ahmet Minguzzi’nin ölümünün birinci yılını satırlara dökmek vardı.
Ve o gün, bir annenin yürek dağlayan sözleri…
Bir annenin yüreğini yaktılar.
Kaybedecek bir şeyi kalmayan Yasemin Minguzzi, tam bir yıldır adalet arıyor.
Bakırköy Meydanı’na ilk çıktığı günü anlatırken sesi titriyor:
“Ben bir melek diledim, ama neyi dilediğimi bilmiyormuşum.”
Evladını bir yıl önce kaybeden anne Minguzzi şöyle seslendi:
“Hani bir yıl geçti diyoruz ya, o bir yıl dün gibi bana göre. Bu acı hiç bitmeyecek. Ben onu çok özlüyorum. Benim en yakın arkadaşımdı, her şeyimdi, sadece bir oğul değildi Ahmet. Bakırköy Meydanı’na ilk çıktığımda, ‘bir melek dünyaya getirdim, bir şeytan değil’ demiştim. Bu gerçekten böyle. Dünkü sonuç kalbimizi çok yaraladı. Parkta da dediğim gibi gerçekten hakkımı helal etmiyorum. Bir yıl boyunca mücadele verdik, söz verdiler. Katile ‘çocuk’ dediler. Hiç kimseye hakkımı helal etmiyorum. Şunu bilsinler, durmayacağım. Özellikle istinaf sonuncunun belli olması, bugün pazara geleceğimi bile bile bu gerçekten vicdansızlık.Yaralı bir anneye yapılmayacak bir şey. Atlas çocuk gitti, haftaya hangi çocuk gidecek acaba, bunun hesabını kim verecek? Ben sadece Ahmet’e yanmıyorum, giden tüm çocuklara yanıyorum. Her gün diri diri ameliyat ediliyormuşum gibi yanıyorum. Tüm anneler öyle, biz bittik mahvolduk. Lütfen artık değişiklik yapılsın, düzenleme neyse olsun 24 ise 24 yetmiyor, 50 yıl da yetmiyor. Hiçbir yangın asla kalbimizdeki ateşi söndüremez. Ben idam istiyorum artık. Ben Arabistan’dan geldim, orada da beni herkes tanıdı. Bayağı bir konuşulmuş. Gazeteciler, yazarlar hep Ahmet’ten bahsetmiş. Onlar mağdur falan değiller yani. Bu böyle olmaz ve bu şekilde de yaşayamayız. Mümkün değil.”
***
Bu sözler bir tehdit değil.
Bu sözler bir annenin, adaletsizlik karşısında tükenen sabrının, bitmeyen yasının ve çaresizliğinin haykırışı.
***
Bugün gazetelerin birinci sayfalarında kadın cinayetleri var.
Dün vardı.
Yarın da olacak gibi…
***
Ama değişmeyen bir şey daha var:
Adalet geciktikçe acı büyüyor.
Cezasızlık sürdükçe annelerin sesi daha da yükseliyor.
Ve biz, her sabah kahvemizi alıp manşetlere bakarken,bir yerlerde bir anne ağlıyor.