Ramazan ayı yine kapımızda. Birçok Müslümanın oruç tutacağı, nefsiyle yüzleşeceği, sabrı ve paylaşmayı hatırlayacağı günler başlıyor. Her yıl olduğu gibi bu yıl da aynı cümleleri duyacağız:
- Oruç sadece aç kalmak değildir; yoksulun halini anlamaktır, empati kurmaktır, paylaşmayı öğrenmektir.
***
Ama gerçek hayatta tablo çoğu zaman farklı oluyor. Gün boyu “Aç kaldım, şükür orucumu tuttum” diyerek sabreden insanlar, akşam olduğunda birbirinden zengin sofraların etrafında buluşuyor. Ramazan, kimi zaman sadeleşmenin değil, adeta bir tüketim yarışının sahnesine dönüşüyor. Sofralar büyüyor, çeşit artıyor; fakat yoksulun kapısı her zaman aynı ölçüde çalınıyor mu, işte asıl soru burada başlıyor.
***
Elbette kimseye vaaz vermek niyetinde değilim. Bu konuda ilim sahibi olduğumu da iddia etmiyorum. Ancak yıllardır anlatılanları dinleyen, çevresini gözlemleyen biri olarak şunu söyleyebilirim: Ramazan’ın ruhu yalnızca açlıkla değil, farkındalıkla anlam kazanıyor. Aç kalmak bedenin sınavıysa, paylaşmak da vicdanın sınavı. Belki de bu yıl kendimize birkaç soru sormalıyız:
- Soframızdaki bir tabağı eksiltip bir başkasının duasına ortak olabilir miyiz?
- Mahallemizde, sokağımızda, şehrimizde gerçekten kimlerin bu aya umut bağladığını görebiliyor muyuz?
Ramazan, sadece iftar saatini beklemek değil, bir başkasının bekleyişini anlayabilmektir. Belki de asıl mesele, mideleri değil, kalpleri doyurabilmektir.
***
İlk köşe yazılarımı yazmaya başladığımda, “Anlatacağım çok hayat hikâyesi var” demiştim. Ve hâlâ aynı noktadayım. Sahadan kaleme… Çünkü gördüğümü yazıyorum, yaşadığımı anlatıyorum.
Gündüzleri haber peşinde sahadayım; akşamları ise fırsat buldukça yine sahadayım, bu kez yardım için. Akdeniz ve Toroslar İlçesi’nin mahallelerinde artık gitmediğimiz sokak neredeyse kalmadı. Yüzlerce çocuk ve aileyle yollarımız kesişti. Ama bazı hikâyeler var ki insanın aklında kandil gibi asılı kalıyor, kalbine yerleşiyor.
***
Bu çalışmaları duyan eş dost da artık bir telefon açıp, “Bir yere yardım lazım” demeye başladı. Geçen gün komşumuz Fatma teyze aradı: “Suzan var, çok zor durumda… Yedi aydır kirasını ödeyemiyor, beş çocuğu var. Kızım bir yardım edin.” dedi.
***
Her gelen çağrıyı önce kuldan değil, Allah’tan bilirim. Hemen Dilara Ceylan Yardım Derneği Başkanı’nı aradım. Durumu anlattım. Sağ olsun, gönüllü ekiple hemen bir yardım kolisi hazırladık. Verilen adrese gidip kapıyı çaldık. İçeri girip oturduğumuzda, anlatılandan çok daha ağır bir tablo vardı karşımızda. O kadar ev gezdik; ilk kez biri bizden çorap istedi. Gıda yok, kıyafet yok… Yokluk neredeyse görünür bir hâl almıştı.
Normalde sormam ama sorasım geldi:
- Ablacım, nerelisin?
Yanıt verdi:
- Diyarbakırlıyım.
Bizim bildiğimiz doğu kültüründe akrabalık bağları güçlüdür; eş vefat etse bile çocuklara, kadına sahip çıkılır diye düşünürüz. “Yardım edenimiz, sahip çıkanımız yok. Yardım edenden de etmeyenden de Allah razı olsun.”
***
Ben bir yörüğüm… Ülkesine sevdalı bir yörük. O gün anladım ki acının, yokluğun ne memleketi var ne kimliği. O günden sonra Suzan abla, benim için bir kardeş oldu. Yakın olduğundan evdeki aşımı paylaşır oldum.
“Komşusu açken tok yatan bizden değildir” derler. Ramazan ayı kapıda. Belki de bu ayın hakkını vermek, sadece oruç tutmakla değil, bir kapıyı çalmakla, bir sofrayı paylaşmakla olur.
Hayırlı ramazanlar efenim.