Kurban Bayramı yaklaşırken şehirde yine bir hareketlilik başladı. Otogarlarda kalabalık, yollarda telaş var. Ama bu telaşın yönü artık eskisi gibi köy yollarına, anne baba evlerine değil; sahil otellerine, tatil beldelerine çıkıyor. Bayramın anlamı değişmedi belki ama yaşayış biçimi sessizce değişti.
Eskiden bayram denince akla önce aile gelirdi. Günler öncesinden hazırlık yapılır, çocuklar bayramlık heyecanı yaşar, büyüklerin elleri öpülürdü. Aynı sofrada buluşmanın mutluluğu vardı. Bayram sabahı mahalle başka kokardı; kavurma, kolonya ve samimiyet kokardı.
Şimdi ise çoğu evde sessizlik hakim. Özellikle yaş almış anne babalar için bayram, kapı gözlemek demek oldu. Bir telefon sesiyle yetinmeye çalışan, “Belki gelirler” diye pencereye bakan nice büyük var bu şehirde. Mersin’in birçok mahallesinde aynı manzara yaşanıyor. Torun sesine hasret kalan dedeler, bir çay içimlik sohbeti özleyen nineler…
Elbette herkesin hayat şartları farklı. Yorulan da var, dinlenmek isteyen de… Ama bayram sadece tatil değildir. Bayram; hatırlamaktır, hal sormaktır, gönül almaktır. Çünkü bazı insanlar için bayramın en büyük hediyesi bir sarılmadır.
Bugün teknolojiyle her yere ulaşabiliyoruz ama birbirimize ulaşmakta zorlanıyoruz. Aynı şehirde yaşayan aile bireyleri bile aylarca görüşemiyor. Oysa yaş almış annenin “Ne zaman geleceksiniz?” sorusu bazen dünyanın en ağır cümlesi olabiliyor.
Belki bu bayram biraz yavaşlamalıyız. Tatil planlarından önce anne babamızın kapısını çalmalı, çocuklarımıza bayramın gerçek anlamını göstermeliyiz. Çünkü bir gün o boş kalan koltukların kıymetini çok geç anlayabiliriz.
Bayramlar hâlâ güzel…
Yeter ki biz, onları sadece takvimde kalan birkaç gün olarak görmeyelim.